Yapı Teklif Verileri

 

 
 

Kolay Erişim

 
 
destek@bedavahizmet.com adresini MSN Messenger listenize eklemek için tıklayınız
 

Duyurular

 

YapıTeklif.com dan büyük KAMPANYA!!!...
İş ve talep sahiplerinin iletişim bilgilerine anında erişim fırsatı
ALTIN ÜYELİK...
Yıllık 50 TL
Üstelik Garanti Bankası kredi kartlarına 5 Taksit fırsatıyla
Detaylı bilgi için tıklayın...



İnsan Kaynakları servisimiz hizmetinizde... İnşaat sektörüne yönelik iş ilanları ve özgeçmiş (CV) bankası için tıklayınız.

Firma - Ürün - Hizmet tanıtım sayfalarımız hizmetinizde... Bilgi için tıklayınız.

Değerli yazarlardan inşaat sektörüyle ilgili makaleleri yayınladığımız makaleler bölümümüz yayına girmiştir.

 
 

TEKLİF VERMEK İÇİN

 

 BİZİMLE ÇALIŞMAK İŞ/MALZEME TALEPLERİNE TEKLİF VERMEK İSTEYEN

Kaba ve ince inşaat işlerinde görev almak üzere taşeron firma ve ustalar, yapı malzemecileri, müteahhit, serbest çalışan iç mimar, mühendis, mimar, proje veya çizimle uğraşanlar; sistemimize BEDAVA üye olmak için tıklayınız.

 
 

LINK Değişim Programı

 
ArteYapi.com
İnşaat projeleri ve müteahhitlik hizmetleri

YapiBox.com
YKS, Kapı otomasyon, alüminyum korkuluk, paslanmaz çelik korkuluk ve küpeşte, pvc doğrama sistemleri

TatilUcakOtel.com
Tatil, otel, tatil bölgeleri, gezilecek yerler

Akıl Tutulması ve Mimarlık

Akıl Tutulması ve Mimarlık

Max Horkheimer Akıl Tutulması adlı kitabında pozitivizmi1 bir çok yönden eleştirir. Ona göre pozitivist olarak nitelendirilen bütün ekollerin özelliği bilimi koşullarından bağımsızlaştırıp mutlaklaştırmalarıdır. Başka deyişle Pozitivistler mutlak bilimi hakikat sayarlar. Onlara göre tek bilimsel yöntem olguların niceliksel hesaplarla kesinleştirilmesidir. Bu açıdan pozitivizm düşünceleri otomatikleştirmeye ve araçsallaştırmaya eğilimlidir. Horkheimer’ın eleştisindeki amaç Aydınlanma pozitivizminin gölgesinde kalmış felsefeyi sadece bilimin teorisi olma durumundan kurtarmaktır.

Dolayısıyla her türlü basmakalıp düşüncenin sorgulanmasını önerir. Pragmatizmle positivizm arasındaki suç ortaklığının temelinde anımsamaya ve derin düşünmeye vakti olmayan bir toplumun akıl tutukluğu yatmaktadır. Horkheimer’ın yorumunda bu durum düşüncenin mutlak nesnelleştirme kaygısının peşinde düştüğü bir bunalımdır; ya bilimsel nesnellik otoritesi sarsılan Tanrı kavramının yerini alır ya da sudan sebeplerle oluşum aşamasındaki düşünsel eylemin yolu tıkanır. Ikisi de akıl tutukluğudur sonuç itibarıyla.2

Bu Horkheimer çözümlemesini yapmaktaki amacım son haftalarda internet aracılığıyla takip ettiğim mimarlar dünyasındaki hareketliliği yorumlamaktı. Sonuçta seçimleri bu grup kazanmadı. Buna rağmen aldığı ve hala almaya devam ettiği olumsuz tepkiler—nihai amacına ulaşamasa da—grubun ehemniyetli bir şeyleri su yüzüne çıkardığını gösteriyor. Grubun genel söylemine bir kere daha bakalım:

“Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin yıllardır süregelen yönetim anlayışı, kendisini dar bir alana kapattı, mimarlığın gereksinimlerine yanıt vermekten uzaklaştı.

Biz aşağıda imzası bulunan mimarlar, yeni bir anlayışla ve genç bir yönetimle mevcut durumun değişmesini talep ediyoruz: Mimarlar Odası tüm mimarlarla iletişime giren açık ve kapsayıcı bir meslek örgütü olmalıdır. Bir projeye karşı çıkmadan önce çözüm için üretilecek alternatiflerin önünü açmalıdır. Mali ve yönetsel şeffaflığı gerçekleştirmelidir. Telif haklarının takipçisi olmalıdır. Mimarlık mesleğinin ve mimarların güncel sorunlarına çözüm taşımalıdır. Ve tüm bunları toplum yararını öne çıkararak gerçekleştirmelidir.

Bu ilkeleri hayata geçirmeye söz veren Mimarlık İçin Mimarlar Grubu’nu destekleyin, Mimarlığa Yol Açın!

Mimarlık İçin Mimarlar”3

Konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan birisi bile bu metni okuduğunda öne çıkan anlamın atalete gömülmüş ve işlevini düzgün yerine getiremeyen bir örgütün üyeleri yararına kadro yenilemesi talebi olduğunu idrak eder. Fakat, ardarda gelen karşı tepkiler grubun meslekî amacından çok—bilinçli ya da bilinçsiz—aslında neye hizmet ettiği üzerine bir dizi hedefi tamamen belirsiz ve değişken suçlamalardan oluşuyor.

Politik çalkantılarla sarsılan bir ülkede bir meslek grubunun kendi yararını gözetmeye çalışmasının karmaşadan faydalanmak ya da karmaşa modasına uymak şeklinde yorumlanması oldukça tuhaf. Bu düşüncede olanlar tarafından metni düz anlamından öte görmeyişim benim naifliğim olarak yorumlanabilir. Örneğin, Ankara Mimarlar Odası “Küresel Sermaye ve Neo - Liberal Sömürüye Karşı /Mimarlar Odasının Yükümlülükleri Üzerine” başlıklı bildirisinde

“Mimarlık İçin Mimarlar” grubunun genel söyleminde direkt dile getirilmemiş iki alt metin okuyor. Bildiri toplum yerine öznenin, kamu yararı yerine bireysel hakların öne çıkarılmasının melez siyasî erkin ekmeğine yağ süreceğini ve toplumu kapitalizmin kent mekanını kent sakinlerinin eşit kullanımına kapayan düzenine karşı korumayı üstlenen mimarlar odası örgütlenmesinin altını oyacağını savunuyor.4 Ben bu iki alt metne karşı metnin düz anlamına tekrar dikkat çekiyorum ki aradaki tezat belki farkedilir.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki netlik, eşitlik ve adalet duygusu gibi saf ve ortak iyiyi hedef alarak motive olan her eyleme şüpheyle yaklaşılıyor; öküzün altında sürekli buzağı aranıyor. Şüphecilik yaratıcılığı ateşliyorsa verimlidir, fakat her farklılığın önünü kapatmak icin kullanılıyorsa bu marazi bir durumdur. Eleştiri, söylem ve ikna üzerine epeyce kafa yormuş olan Paul Ricoeur’ün Metin Varsayılabilecek Anlamlı Eylem (Meaningful Action Considered as Text) olarak adlandırdığı, eylemin ehemniyetinin kendi bağlamını aşıp genele iştigal ettiği bir durum vardır ki

“Mimarlığa Yol Açın...” ve sonrasında yazılanlar bunu örneklendiriyor.5 Ortada tartışılan meselenin mimarlık olduğu sanılırken “Mimarlığa Yol Açın...” oluşumuna karşı çıkanlar daha geniş anlamda mimarlık pratik ve eğitimine hakim olan bir akıl tutulmasının verdiği alışkanlıkla tepki gösteriyorlar.

Bu alışkanlığın birinci sonucu nesnelliğin sarsılmaz otoritesine olan mutlak inanç ki bir örgüt eleştiriliyorsa onun bağlı bulunduğu, inandığı ve destek verdiği her türlü büyük ve küçük çaptaki kurum ve oluşumlar da beraberinde olumsuzlanıyordur kanaatiyle hareket ediyor. Örneklendirecek olursak mimarlar odası ulusçu-sol bireylerden oluşuyorsa, ona karşı eyleme geçen bir grup aslında bu ideolojiye de beraberinde savaş açmıştır; bu ideolojinin karşıt görüşünden destek alıyordur gibi varsayımlar. Ankara Mimarlar Odasının siyasî bilinçlilik tavrı da sofistike bir söylem kursa da yine bu duruma işaret ediyor; odanın 23 Şubat'ta gerçekleşecek toplantısının ilanı şu şekilde başlıyor: “

TMMOB Mimarlar Odası varsa Türkiye Karanlığa ve Gericiliğe Teslim Olamaz”.6 Siyasî doğruluk takıntısının bu kadar baskın oluşu ve mimarlığa ve kente dair başka tıkanıklıkların da esas sebebinin ideoloji olarak lanse edilmesi toplantı halka açık olsa da halkla aradaki uçurumun fiziksel yakınlıkla aşılamayacağı kanısını uyandırıyor.

Nesnellik otoritesi bazen bireylerle de özdeşleştirilir; bilimin tanrıyı alaşağı ettiği konuma entellektüel ya da yaratıcı üretimi ortalamanın üzerinde bir bilim adamı ya da mimar yerleştirilir. Söz ve eylem hakkında ayrıcalıklı konumda bulunuyor görünen bu bireyler aslında konuştuklarında bilimsel nesnellik adına kendilerini değil de otoriteyi seslendirirler. Saygınlık, üstadlık gibi sıfatlarla donatılan bu bireyler nesnel otorite uğruna bireysel gelişimlerine sınır koyduklarının farkında değildirler. İşin acı tarafı bugün pozitivizm bile tamamen kendini yenilemeyen, eleştirisi kapanmış, tamamlanmış bir ekol değildir; artık bilimde kesinlik beklentisine daha şüpheyle yaklaşan operatif neo-pozitivistler var ki onların nesnellik tanımı ve nesnelliğin otoriteyle ilişkisine dair düşünceleri kismi de olsa değişime açıktır.7

Alışkanlığın ikinci sonucuysa eylem ve düşüncenin yolunu tıkayan sudan sebepler. Bunların başında bireyselliğin toplumsal kriz anlarında bastırılması geliyor. Kendisini nesnel otoriteyle özdeşleştiren birey ya da kurumların iktidarını hedefleyen başka bir topluluk ortaya çıktığında bulunabilecek her türlü bahaneyle oluşum aşamasındakini kötülerler. Örneğin genç mimarlar böyle bir eylem yaparlar, çünkü “star” olmak için yanıp tutuşuyorlardır veya talancıdırlar; iş birlikçidirler; rant düşkünüdürler; emperyalizm ve sermaye yanlısıdırlar; vatan hainidirler vs. İnsanın sözlerin şiddetini yitirip anlamsızlaştığı bu noktada durup “bilim ya da mimarlık neden yapılır?” diye kendisine bir kere daha sorması yerinde olur. Başkalarını kötülerken, farklılığa, değişime tahammül edemezken aslında nedir tehlikede olduğunu varsayarak uğruna hedefimizi saşırdığımız?

Bu soru yanıt aramaktan çok retorik bir nitelik taşıyor. Mimarlar odası örgütlenmesinin günümüz Türkiye’sinde yapılı çevrenin şekillenmesindeki rolü ve zorunlu kalabileceği dönüşüm olasılıkları için Bülent Batuman’ın aydınlatıcı yorumunu okumak ufuk açıcı olur.8 Bireyselliği kötüleyerek toplumsal yarar gözettiğini savlamak toplumun bireylerden oluşan heterojen öz yapısına ve dolayısıyla gerçekliğe aykırıdır. Bireye toplumsal bilinci aşılamak özgüven, tercih seçenekleri ve kafa netliği sağlamakla mümkündür ki herhalde örgüt etiği hem mimarlık hem de mimarlar için bireysel özgürlüğü destekleyerek bunu hedeflemelidir aslında.

Ortada olan tek gerçek bütün bu verimsiz suçlamalar, tartışmalar sürüp giderken karşı çıkılan ve her ortamda olumsuz eleştirilen uygulamalar sürmekte, kent dokusu değişmekte, barınma koşullarında sosyal ve bireysel ölçeklerde iyileşme olmamaktadır. Sanki ortalık savrulacak para kaynıyor gibi binalar önce uygunsuzca dikilip sonra alınan kararlarla yıkılmaktadır; elli yıl sonra ferah ekonomisinin düşebileceği bunalımı şimdiden dert edecek lükse sahip Avustralya bile bu kadar savurgan değil (evet biliyorum; buraların ferahlığının yolu oraların sömürüsünden geçiyor).

Kontrol mekanizması ve kuralların tuhaf uyaranlara göre işlediği fakir ülkemizde Miami’deki ev fiyatlarını talepleriyle artıracak denli zengin insanlarımız da eksik değildir. Eşitsizlik almış başını giderken, insanların yarısından fazlasının açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede yeni mezun ve iş arayan bir mimar durumunu Allah’a havale etmesin de ne yapsın?

Soruya Horkheimer’dan bir yanıt alalım: “Eski doğrulara pamuk ipliğiyle bile bağlı olmadığımız bir dünyada kesinlik tutkusu, nevrotik bir güvenlik ihtiyacının son sığınaklarından biri olmalı. Gördük bir doğru, dolambaçlı serüvenini yanlışlara karışarak da tamamlayabiliyor.”9 Peki bu kesinlik ve değişmez düzen takıntısı yeni bir öykü müdür? Bakın üçyüz elli yıl önce Katip Çelebi ne yazmış: “eski nesilleri kıdemli sayıp muasıra itibar etmeyenlere de ki; o eski de bir zamanlar yeniydi; ve bu yeni de sırası gelip eski olacak.”10


Kaynak: Arkitera.com

Bu makale 2712 defa okunmuştur.

SAYFA BAŞINA DÖN                                MAKALELER SAYFASINA DÖN