Yapı Teklif Verileri

 

 
 

Kolay Erişim

 
 
destek@bedavahizmet.com adresini MSN Messenger listenize eklemek için tıklayınız
 

Duyurular

 

YapıTeklif.com dan büyük KAMPANYA!!!...
İş ve talep sahiplerinin iletişim bilgilerine anında erişim fırsatı
ALTIN ÜYELİK...
Yıllık 50 TL
Üstelik Garanti Bankası kredi kartlarına 5 Taksit fırsatıyla
Detaylı bilgi için tıklayın...



İnsan Kaynakları servisimiz hizmetinizde... İnşaat sektörüne yönelik iş ilanları ve özgeçmiş (CV) bankası için tıklayınız.

Firma - Ürün - Hizmet tanıtım sayfalarımız hizmetinizde... Bilgi için tıklayınız.

Değerli yazarlardan inşaat sektörüyle ilgili makaleleri yayınladığımız makaleler bölümümüz yayına girmiştir.

 
 

TEKLİF VERMEK İÇİN

 

 BİZİMLE ÇALIŞMAK İŞ/MALZEME TALEPLERİNE TEKLİF VERMEK İSTEYEN

Kaba ve ince inşaat işlerinde görev almak üzere taşeron firma ve ustalar, yapı malzemecileri, müteahhit, serbest çalışan iç mimar, mühendis, mimar, proje veya çizimle uğraşanlar; sistemimize BEDAVA üye olmak için tıklayınız.

 
 

LINK Değişim Programı

 
ArteYapi.com
İnşaat projeleri ve müteahhitlik hizmetleri

YapiBox.com
YKS, Kapı otomasyon, alüminyum korkuluk, paslanmaz çelik korkuluk ve küpeşte, pvc doğrama sistemleri

TatilUcakOtel.com
Tatil, otel, tatil bölgeleri, gezilecek yerler

Cümle Kapısından Selametle Çıkıp Gitmeli (Edebiyata Geri Dönüş için Veda Yazısı)

Cümle Kapısından Selametle Çıkıp Gitmeli (Edebiyata Geri Dönüş için Veda Yazısı)
Kısa cümleyle başlanan romanın tadına sonradan doyum olmaz.

İsterse, Türk okurunun yahut okumayı külfet sayıp okur gibi yapan okurun söylediğince "Tuğla gibi kitap!" olsun, eğer ilk cümle sade, kısa, ilgi uyandıran, hatta adamı kışkırtıp merak kuduzunu artıransa, aman ne güzeldir...
Böylesi için, yeme de yanında yat, demesi pek uygundur...
Kitabıyla yorgan altına girip geceleyerek yastık altında onunla uyuyanlar, işte bu sınıftan okur sıralamasına giren insanlardır.
Kitabına kısacık bir cümleyle başlayan yazar, büyük bir yapının sade mimarisine adım atılan cümle kapısından içeri okuru buyur etmiş sayılır.
O kapıdan bir kez geçildi mi bazen saçmalık sarayında dolaşılır, kimi zaman korku tünelinde cıyak cıyak çığlık atılır, ağlanacak hâllere gülünür, ama ne ki gülmekten ağlamaya fırsat kalmaz...
Mimarlar da tıpkı edebiyatçılar gibi cümle kapısına epeyi dikkat gösterir. Onların cümle kapısı üzerinde T Cetveli gezdirip, auto-cat çizdikleri, duvarcı ustasına şakûli aldırdıkları bundan daha az değildir. Cümle kapısı eğreti olan binanın esâmesi okunmaz, böylesi bir inşaat fikir bacası çarpık tüten edebiyat metni gibidir; gerisi fasa fisodur...
Siz şimdi, edebiyatçının biri kalkmış bize mimarlık taslıyor, terecinin tere satması gibi dediniz, değil mi; dediniz, dediniz, ben bilirim...
Burada sırf lakırdı idmanı devam etsin diye çene jimnastiği yapmıyoruz, lütfen kapıya dikkat gösteriniz; işte kapı tokmağını, gıcıııır da gıcır, çeviriyoruz:
Siz bilmezsiniz, Antalya'nın havalimanı yolundaki bugünün ünlü alışveriş merkezlerinden birisi bir zamanlar bir mandıraydı; sahibini tanıdığımdan, o vakitler sıkça gidip gelmişliğim, ayranından içip sırvatkasına ekmek bandırmışlığım, tepside manda kaymağı kızartmışlığım, kanarası kaç bunun diye beyazpeynir tatmışlığım bulunmaktadır; oh, gelsin kolestroller...
Mandıranın dikdörtgen alanı briket duvarla örülüydü. Bu dört duvar binanın üstü eternitten sandviç çatılıydı. Bir iki giriş, çıkış kapısının olduğu önüyle arkası ise kaba saba, acemice ekilmiş çiçek öbeklerinin orada burada sırıttığı bir bahçenin içinden geçilen bir takım yollar ve yükleme rampaları, ufarak bir bekçi kulübesi, bir de mandıra artıklarıyla beslenerek damar tıkanıklığına aday adayı bir köpek olan Sivas Kangalı'nın 40 derece sıcakta yere uzanıp zavallı dilini havalansın diye paspas gibi dışarı, mıcırlı yola sarkıttığı ahşap barakası vardı.
Mandıracı dostum uyanık bir işadamı olduğunu kısa sürede kanıtladı, "Satarım anasını sütün de, ineğin de..." biçimli bir sunturlu küfüre bağlanan yorumunu tâkiben işlerini âlelacele tasfiye etti, işletmeyi kapattı.
Ardından, 7 ya da 8 metre yükseklikteki o devâsa bir hangarı andıran mandırasının içini sıvadı, boyadı, seramikle kapladı, ışıklandırdı, bir takım bölmelere böldü, oraları ofis ya da dükkâna benzedi, bir yerlere şık ve pırıl pırıl tuvaletler yerleştirdi, en sonunda da eski mandıranın çevresini düzenleyip adam etti.
Ama bütün bunlardan daha önemli bir şeyi gecikmeden yapması ilgimi çekiyordu: Antalyalı bir mimar arkadaşının çizimleriyle, eski mandıranın bir vakitler süt güğümleri gelen, sonra oradan peynirler çıkan kapısını, uzaktan bakılınca, yan yatmış V harfi gibi dışarıya doğru yapılandırdı. Kapının sivrilen sırtı bir şilebin suları yaran burnuna benziyordu. Bu kapının tepesine bir eğik çatı koydu, bu hâliyle cümle kapısı şapkasını yan yatırmış Kasımpaşalı külhânbeyine benzedi. Bu giriş kapısını granit levhalarla, bazı yerlerini cam tuğlalarla ördü; daha daha, neler neler yaptı...
Ortaya çıkan bina girişini beğenmediğini, yıkıp yıkıp bir daha, sonra bir daha yaptığını da biliyorum; o yüzden buranın inşaatı çok, ama çok uzamıştı. Bunca önem göstermesinin nedenini ona birgün sorduğumda, "Cümle kapısı binanın herşeyidir", dedi, "İnsanlar giriş kapısında teslim olurlar, içerde icaplarına bakılır, sonra oradan uğurlanırlar..."
İcaplarına bakılan insanlar dediği müşterilerdi, elbette... Bir zaman sonra, ünlü bir turizm şirketinin otellere ikram servisi işi yapan yan kuruluşuna, burası, on yıllığına kiraya verildi; hâlâ da oradadır.
Eski mandıracı dostumun müşterisi olan kiracısının müşterileri de bu cümle kapısından içeri alındı, icaplarına bakıldı, sonra aynı kapıdan uğurlandı.
O zamandan beri, bir cümle kapısının briketten basit bir binayı neye benzetip nasıl güçlendireceğine olan imânın tamdır.
Mimarların yaptığı bu gözbağı gibi, romancıların göz boyaması ilk cümleyle olur.
Bu anlamda romana girişin ilk cümlesi, binanın cümle kapısına benzer!
Bunun en güzel örneğini, Elias Canetti'nin Ahmet Cemal tarafından Türkçeye Körleşme adıyla çevrilmiş dev romanı, Auto-Da-Fe'de görürüz.
"Burada ne arıyorsun, çocuğum?" diye sorar daha ilk cümlede, hepsi bu kadardır, ne cafcaflı lakırdılar edilir ilk başta, ne de laf salatası dökülür okurun masasına... Altı üstü, basit bir cümledir! Hani, herkesin, "Bu da birşey mi yahu, ben de yaparım", diyebileceği kadar... Nedir bu, edebiyatçının kendisine duyduğu özgüvenin daha ilk baştan havaî fişekle ilanıdır... Okura," Sakın böyle basit bir cümleyle işe giriştiğime aldanıp beni hafife alma", demenin meydan okumasıdır bu... Ardından, Canetti gibi ustalar öyle mükâlemeler döktürür ki okuru şaşkaloza çevirir. Romanda, Peter Kien'in başından geçen acıklı öyküyü, Körleşme'de okuyunca, "Burada ne arıyorsun, çocuğum" cümlesinin cümle kapısını anlarsınız; üstünüze pattadanak bir kapansın da hele...
Isabel Allende'nin Ruhlar Evi adlı, filmi de çekilmiş, bir sürü bir sürü dile çevrilmiş âbide romanı Ruhlar Evi, ya nasıl başlar ki, unutmuş olamazsınız: "Barrabas bize denizden geldi..."
Siz bu ismin İncil'deki hikâyeden çıktığını şimdilik unutun, artık Barrabas bir köpeğin adıdır bu romanda ve öykünün birinci ağızdan anlatılışı sırasında, konuşan anlatıcı ninesinin çıtkırıldım yazısından bunu öğrenir ve bize aktarır. Bütün bunları, "La casa de los espirit" adlı romanı Türkçeye kazandıran Nihâl Yeğinobalı'nın eşsiz çevirisinden biz okuruz ve görürüz ki bir kez daha sade bir cümle kapısından içeri girilmiştir. Ondan sonra gelsin bir büyük Şili destanı!
Durun, hemen cümle kapısından içeri girmeyin, eşikte biraz oyalanın; daha başkaları da var:
"Birden bire gidişim sizi şaşırtmış olmalı...", ya buna ne dersiniz? Sade, sıradan, ben de yazsam roman olurdu diyeceğiniz kadar hafif bir cümle... Yazarı André Maurois'dir, romanını 1928'de yazmıştır, Türkçeye "İklimler" diye çevrildiğine göre, demek ki Fransızcası Climats'dır. Çevirenin eline, diline sağlık demek şarttır ve bu iyi dileğimiz bize romanı kazandıran Tahsin Yücel hocamıza gider.
"Meğer roman yazmak ne güç işmiş..." İşte bir cümle kapısı daha... Bu cümle, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun romanına açılır. Yakup Kadri aslına bakılırsa edebiyatın mimarıdır, onun "Hep o şarkı" başlıklı yapıtında roman yazmanın sevdasındaki paşa kızı Münire, bize cümle kapısından hayatına giden yolun antrésine buyrunuz efendim eder...
Bir basit cümle kapısından daha içeri girmek isterseniz, Yaşar Kemal'in, o çınar gibi çınar adamın romanına, "hayır" hiç diyemezsiniz! İnce Memed sizi şu cümle kapısından çağırır dağlara: "Toros dağının etekleri ta Akdeniz'den başlar!" Kapı deniz kıyısında bir kapanır üzerinize ve siz artık dağda, Toroslardasınızdır... Çok yaşa, yaşa Yaşar Kemal!
Yaşar Kemal'den söz edince, Cervantes'e geçmemek olmaz... İkisi de birdir aslına bakarsanız, aynı güçte insanlardır. Yaşar Kemal bizim Cervantesimizdir... Öyle ki Cervantes'in toprağına rahmet okununca bizim yazarımızdan lafı geçirmemek haksızlık olur.
Don Quijote'nin yazarı okuruna öyle bir seslenerek romanına başlar ki, hem sizin işiniz gücünüz yok mu gibisinden azar işitirsiniz, hem de o cümle kapısından içeri daveti ret edemez, bir adımda şıpın işi içeri girersiniz. İyi ki de gelip, sayfaların mürekkebine karışıp Don Kişot'la, Sancho Panza'yla dolaşır durur, insanlık hâllerine şaşıra kalır, bakarsınız...
"Ey Âylak Okur!", diye seslenir okuruna Cervantes, "Desocupado Lector!"...
Siz âylak âylak bakınırken, sizi hoppala diye kolunuzdan yakaladığı gibi, haydalaa içeriye, romanına alır... İşte cümle kapısı budur!
Aslına bakılırsa, üşenmesek ve hatta okurun sıkılıp bıkmayacağına bir kanaât getirsek, anlatılmasına doyulamaz nice cümle kapıları vardır da onlardan pek azını bu âylak yazarınız bilir, fazlasını belki de bilmez, bilemez; tevazû etmenin sırasıdır...
Zira, kitapların sonu yoktur; tıpkı cümle kapıları gibidir onlar... Eski Ahit'ten beri bu böylece bilinirse de edebiyat dünyasının cümle kapısı habire açılır açılır, kapanır! 1
Lafı evirip çevirmekle varacağımız yer, cümle kapısının eşik yerinden ötesi değildir. Arkitera'daki bu ondördüncü yazımızdan sonra cümle kapısından dışarı çıkmanın zamanı gelmiştir de lafı getirip koyacağımız taşın gediği işte tam burasıdır. Siz, Tunus Gediği'ni beklemeyiniz!
Arkitera'nın cümle kapısını sokağa doğru aralarken geriye dönüp bakıyorum da mimarlık âlemine harç karmış, beton sulamış, çivi çakmış gibi övünüyorum kendimle; pöfff...
Oysa ben ne anlarım kapıdan pencereden, sıvadan boyadan, binadaki ince işten, tuğladan söveden; olsa olsa söverim ki galiba onu da beceremem... O hâlde ne işim var benim mimarların arasında? Bu soruya karşılığım bir hevesten başkasını hak etmiyor.
Sen, sokaktan geçenlere pencereden bakıp onlar hakkında türlü hikâyeler uyduran heveskâr çocuk, kalk git, kendi işine bak... Çenem pırtı, habire laf döktürmeyi iş mi sanıyorsun?! Senin, deniz kenarında belki yerler diye balıklara ekmek kırıntısı dağıtan hayalperest adamdan ne farkın var? Sözcükleri evirip çevirip, onları türlü hâllere sokup, orasından burasından mıncıklayıp insanlara okutmaya özenmen de aynısı değil midir? Eh, madem ki yazmak senin varolduğunu duyurmak için bir yol, yöntem, araç, bir mutluluk ve keyiftir, yaz o vakit.
Yazmaktan edebiyat metni üretmeyi anlıyorsanız, bakın, o vakit iş değişir! Edebiyat bencildir, kendini düşünür, nazlı âşıklar gibidir, iki saniye yalnız kalmaya gelmez, tutturaklıdır, küser, alır başını gider ona ilgiyi eksik ederseniz...
İşte edebiyatla bir dargınlığımın olduğu şu sıralarda, Zaman gazetesinde birşey okumayayım mı; okurum elbette... Orada, Sadık Yalnızuçanlar bir soruşturmaya2 verdiği yanıtla iğneyi hepimize batırmıştır; artık yerimizde rahat duramayız:
"... geçici, gündelik, günü birlik yazılar, değiniler, derlemeler bir edebiyatçıyı, yazarı yoran, yoksullaştıran, kemiren bir işleve sahiptir ve özellikle gazete yazarlığı ve gazetecilik bir edebiyatçı için kemiricidir", diyordu, edebiyat dışı yazı yazılmalı mı diye hazırlanmış bir soruşturmada...
Zaman'da böylesi soruşturmaların olması, orada onları okuyor olmamız ayrı bir meseledir ya, bu başka bir yazının konusudur... Ne ki hiçbir vakit okuyamayacağınız bir görüş bildirimi olabilir bu; çünkü yazarınız burada, Arkitera'nın cümle kapısını aralayıp artık sokağa, sokaklardan caddeye, caddeden meydana çıkmış bulunmaktadır; liman ve açık deniz hemen sonrasındadır...
Cümle kapısı üstüne kapalı kaldıkça yazmaya, dışarısını yazmaya vakit bulamadığını fark etmek yaka paça sokağa çıkmanın ilk işaretidir.
Sonra cümle kapısına gidilir, tokmak çevrilir, yağsız kalmışssa menteşeler bir gıcırdar, ve dışarıdan türlü sesler gelir kulak tozuna... İşte o edebiyattır!
Zaten cümle kapısı bir açıldı mı dışarılık hayat başlamış, demektir.
Merhaba edebiyat!
Tekrar ben geldim, aç kapıyı bezirgân başı...

Bu makale 2100 defa okunmuştur.

SAYFA BAŞINA DÖN                                MAKALELER SAYFASINA DÖN