Yapı Teklif Verileri

 

 
 

Kolay Erişim

 
 
destek@bedavahizmet.com adresini MSN Messenger listenize eklemek için tıklayınız
 

Duyurular

 

YapıTeklif.com dan büyük KAMPANYA!!!...
İş ve talep sahiplerinin iletişim bilgilerine anında erişim fırsatı
ALTIN ÜYELİK...
Yıllık 50 TL
Üstelik Garanti Bankası kredi kartlarına 5 Taksit fırsatıyla
Detaylı bilgi için tıklayın...



İnsan Kaynakları servisimiz hizmetinizde... İnşaat sektörüne yönelik iş ilanları ve özgeçmiş (CV) bankası için tıklayınız.

Firma - Ürün - Hizmet tanıtım sayfalarımız hizmetinizde... Bilgi için tıklayınız.

Değerli yazarlardan inşaat sektörüyle ilgili makaleleri yayınladığımız makaleler bölümümüz yayına girmiştir.

 
 

TEKLİF VERMEK İÇİN

 

 BİZİMLE ÇALIŞMAK İŞ/MALZEME TALEPLERİNE TEKLİF VERMEK İSTEYEN

Kaba ve ince inşaat işlerinde görev almak üzere taşeron firma ve ustalar, yapı malzemecileri, müteahhit, serbest çalışan iç mimar, mühendis, mimar, proje veya çizimle uğraşanlar; sistemimize BEDAVA üye olmak için tıklayınız.

 
 

LINK Değişim Programı

 
ArteYapi.com
İnşaat projeleri ve müteahhitlik hizmetleri

YapiBox.com
YKS, Kapı otomasyon, alüminyum korkuluk, paslanmaz çelik korkuluk ve küpeşte, pvc doğrama sistemleri

TatilUcakOtel.com
Tatil, otel, tatil bölgeleri, gezilecek yerler

Disiplinlerarasılık / Çok Disiplinlilik

Disiplinlerarasılık / Çok Disiplinlilik

Geçenlerde mezun olduğum üniversiteye, şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne uğradım. Eğitimin ilk haftası nasıl olsa sakindir, bir kaç tanıdık yüz görürüm derken, hocaların odalarının dolup taştığını fark ettim. Seçmeli sisteme geçmiş okulumda, meğersem ekle-bırak günleri yaşanıyordu. Bu durum içimde ciddi bir kıskançlık yarattı. Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde okurken, bir türlü alamadığım güzel sanatlar derslerini düşündüm. Bizim sanat tarihi derslerimiz dahi “mimarlık fakültesine göre” ölçülüp-biçilirdi. Sanat Tarihi dersi, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde iki dönem okutulurken, bize bir dönemde hızlandırılmış olarak verildi. Şansımıza, sevgili hocamız Zerrin İren Boynudelik vardı. Bize sanat tarihini, kronolojik olarak tepetaklak çevirip anlatarak hem unutulmaz bir ders verdi hem de en azindan postmodernizmi zamanında yakalamamızı sağladı.

İçimdeki kıskançlığa geri dönecek olursak, belkide postmodern zamanlarda okuyan biri olarak, ben yine de şanslı sayılırım. Üniversitenin kantininde tanıştığım ve takıldığım bir çok güzel sanatlar öğrencisi arkadaşım sayesinde karanlık oda veya atölyelerine girmek suretiyle, baskı makinaları ve tornaya dokunmak mümkün oldu. Peki, gerçekten bir ders alabilseydim ne değişirdi? Sanatçı olma arzum ya da bir hobi edinme niyetim yoktu. Sadece o havayı solumak ve daha çok şey öğrenmek isterdim. Zaten bildiğim kadarı ile güzel sanatlar hocaları da Mimarlık Fakültesi öğrencilerine pek meraklı değildi, orada yapılan işler ciddi idi. Aynı üniversiteden sevgili Cengiz Bektaş’ın deyimiyle Mimarlık Fakültesi ile Güzel Sanatlar Fakültesi'ni ayıran o görünmez çizgi tam da Fındıklı kantininin ortasından geçmekteydi. Bu durum, rıhtımda takılma alanlarına, yaşam biçimlerine, kıyafetlere, okula geliş - gidiş saatlerine yansır ve iki tarafın farklarının altını çizerek devam ederdi...

Şimdi, farklı bölümlerden öğrenciler, kendilerine izin verilen seçmeli derslerden alabiliyor, uygulamalar yapabiliyor. En azından farklı meslek ve birikimlerden öğrencilerle birlikte aynı sınıfı paylaşıyor ve tartışıyorlar. Yani, bizlerin 1990’larda derslerde görmeye başladığımız, çok disiplinlilik, disiplinlerarasılık, ve esneklik kavramları artık gündelik hayatta da geçerli. Sadece okuduğumuz ve yazdığımızda değil, ürettiğimiz ve tüketiğimizde de... Bir şehir planlama öğrencisi olarak aldığımız çok disiplinli eğitim, bu çağda yanımıza kâr kaldı. Aldığımız “her şeyden biraz eğitimi”ni, bir uzmanlık alanına indirgemek halen çok emek ve özen isteyen bir uğraş, ancak sahip olduğumuz çok disiplinli temel şu an bir çok sabit ve tek taraflı düşünceye karşı da o denli esneklik sağlıyor. Bu bölümün mezunları şehir plancılığı ve çevre alanlarıyla (mimarlık, peyzaj, emlak - inşaat - haritacılık) beraber ağırlıklı olarak iletişim sektöründe (yayıncılık, organizasyon, bilişim, reklamcılık) faaliyet gösteriyor.

Ama bugün benim çok disiplinlilikten ya da disiplinlerarasılıktan anladığım şey ise, daha çok meraklı olmak ve eldekine başka gözlerle de bakabilmek ile ilgili. Yani mimarlık fakültesine komşu olan güzel sanatlar fakültesi ile ilişki kurmaktan öte veya birçok fakültesi olan bir üniversitede ders yelpazesinden dilediğini seçmenin çok üstünde, görünürde hiç alakası olmayanla bağlantılar kurmak hakkında.

Bu çok disiplinli bakış açısına örnek olarak, son dönemde katıldığım kültür politikaları üzerine toplantıda dinleme şansına sahip olduğum iki örneği paylaşmak istiyorum:

Toplantılardan ilki, Ağustos sonunda İstanbul’da yapılan Uluslararası Kültür Politikaları Araştırmaları Konferansı'ydı (ICCPR 2008). Toplantılardan birinde, Kanadalı insan bilimleri uzmanı Alan Stanbridge, Toronto’da canlı icra için tasarlanmış iki yeni mekanı kıyaslıyordu. İlk mekan, Kanada Devlet Opera ve Balesi’nın sahnesi olarak Diamond ve Schmitt Mimarlık tarafından tasarlanan çok amaçlı kültür merkeziydi. Eylül 2006’da açılan ve “Gösteri Sanatları için Dört Mevsim Merkezi” (Four Seasons Centre For Perfoming Arts) olarak anılan mekan, sahip olduğu salonları, dev şeffaf cephesi ve içindeki dünyanın en uzun tavandan asılan merdiveniyle bir ilk idi. Toronto’da opera ve bale gösterilerinin izlenebileceği 2011 koltuk kapasiteli muhteşem bir salonu bulunuyordu.


R. Fraser Elliott Hall, The Four Seasons Centre for the Performing Arts
Fotoğraf: Steven Evans © 2006


Ama Stanbridge’in esas dikkatleri çekmek istediği, yılda en az 100 performansa ev sahipliği yapması planlanan ve devlet operası’nın müdürü Richard Bradshaw’ın adını taşıyan geniş merdiven sahanlığıydı. Bu merdivenlerin üzerinde otururken bir yandan öğle yemeğinizi yemek, diğer yanda şeffaf fasattan dışarıyı seyretmek ve dilerseniz de bedava etkinliklerden faydalanmak mümkündü. Ancak Stanbridge’in belirttiği kadarıyla, bir kamusal alan olarak özellikle tasarlanmış bu mekanın akustiği çok kötüydü ve gün boyu ise aydınlatma sorunu yaşanıyordu. Ve daha da önemlisi bu merkez için 150 milyon Amerikan Doları harcanmıştı1. Stanbridge’in bu konferans çerçevesinde Dört Mevsim Merkezi’nin yanında sunmak üzere seçtiği diğer merkezin adı ise “Somewhere There” idi. Türkçe karşılığı “orada bir yerlerde” olan ve canlı müzik için tasarlanan bu mekanının sahibi ve işletmecisi, aynı zamanda bir caz müzisyeni ve besteci olan Scott Thomson’du. Bu mekanın en ayırt edici yanı, özellikle emprovize müziğe sahnesini ayırmasıydı. Thomson’un iyi bir akustiğe sahip ve sanatçılarla dileyen herkesin takılıp saatlerce doğaçlama caz yapabileceği rahat bir mekan fikri “Somewhere There”in özünü oluşturuyordu. Stanbridge, emprovize müziğin Torontolular’a erişiminin gitgide kıstlandığını, emprovize müzik sanatçılarının kiliseler ve sokaklarla çalmak zorunda kaldığının altını çizerek, bu küçücük mekanın, Thompson’un inisiyatifinde emprovize müzik sanatçıları için bir sığınak haline geldiğini belirtiyordu2. Stanbridge, yaratıcı ekonomiler konusunun gurusu olarak bilinen Amerikalı Richard Florida3 ve yandaşlarına da gönderme yaparak, insanların ihtiyaçlarını önemseyip, onlara çözüm yaratmak yerine yaratıcılık adı altında ekonominin sarmalına dolanmalarını eleştirdi. Stanbridge, iki mekanı yanyana koyarak, bir yanda hem çoğunluklara hitap eden ama bir yandan da elit zevki besleyen bir mekana verilen önem ve harcanan paraya rağmen nasıl amacından uzak durduğunu göstermeye çalıştı. Diğer yanda ise, izleyici sayısı kısıtlı emprovize müzik için bir sanatçı tarafından gösterilen mütevazı ama sahici bir çaba sonucu yaratılan bir mekanın yok olma riski ile karşı karşıya olan bir müzik akımına nasıl taze kan verebildiğini gösteriyordu. Sunuşu yapan kişi dahil salondaki dinleyicilerin neredeyse hiçbiri mimari bir kökenden gelmiyordu, ancak mekanın verileri üzeriden başlayan bu sunuş ile kültürün ekonomisi ve politikaları üzerine bir analiz yapmak çok keyifliydi.


Four Seasons Centre for the Performing Arts
Fotoğraf: Sam Javanrouh © 2007

Mimarlar ve uygulamalarının sonuçlarının karşıma çıktığı başka bir sunuş ise, Lyon’da “Genç Kültür Politikası Araştırmacıları Toplantısı”nda4 yer almaktaydı. Çalışmalarını Amerika’da sürdüren İtalyan şehir plancısı Davide Ponzini, bize meşhur mimarlar tarafından tasarlanan binaların kentsel yenilemenin yanı sıra nasıl kentler arasındaki küresel ekonomik yarışta rol oynadığını anlattı. Bir şehir planlama uzmanı olan Ponzini5, yıldız mimarların elleriden çıkmış olan bu binaların, kentler tarafından aynı bir koleksiyoner gibi toplanıp sergilendiğini iddia ediyor. Ve bu tespitle mimarların ürünlerini birer çağdaş sanat ürünü olarak ele alıp, küresel ekonomik değerlerini de tespit edebilmek için sanat yönetimi ve koleksiyonerlik gibi alanlara referansla kullanılan araçlara başvuruyor. Ancak bir sanat eserinin, pazarda değerini belirleyen onun estetik ve sembolik özellikleri iken, mimari bir eserin yarışan kentler ekonomisinde değerini belirleyen faktörleri sıralamak bu kadar kolay olmuyor. Ponzini’nin belirttiği gibi öncelikle alıcı, tek bir koleksiyoner değil, kentin kendisi. Yani binlerce kişinin veya kurumun temsi eden karmaşık sosyal bir yapı. Dolayısıyla kişisel tercih dışında rasyonel kural ve kanunlara dayalı bir eksen olmak zorunda. Daha da ötesi, karar mekanizmalarında da mutlak bir rasyonelliği beklemenin yanılsama olacağını kaydetti ve ekledi: “Oyun teorisi, kamusal seçim teorisi gibi teorilerle desteklenen siyasi kolektif seçimi nedenlerini de ortaya koyacak bir analiz yapılmalı.” Konuşmasının devamında, pazar mantığı ile mimarinin kalitesinin de belirlenemeyeceğini iddia etti. Çünkü söz konusu olan herhangi bir sanat objesi değil, mimariydi. Vatandaşlar ve kentlilerin kullanacağı mimari için karar, nasıl bir karar verici tarafındna herkese mal edilebilirdi? İşte bu noktada tezini bir adım öteye götürerek, mimarinin ortak mal (“common good”) olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.


Yeni Louvre Müzesi, Jean Nouvel
Fotoğraf: Gaston Bergeret © 2007


Ponzini, yukarda özetlediği kuramsal çerçevede çalışmak için, kendine New York, Dubai ve Paris kentlerini seçmiş. Özellikle Dubai, Milli Banka (Ott), Ana Market (Foster), Yatırımcılar Kulesi (Kpfa), Stratower (Asymptote), Yeni Louvre Müzesi (Nouvel), Görsel Sanatlar Merkezi (Hadid), Denizcilik Müzesi (Ando), Guggenheim Müzesi (Gehry) ile yatırım kararlarını kimin verdiği belli olmayan bir açık hava müzesi gibi. Keza Paris, küresel ekonominin hizmet ve kültür sektöründe önemli bir yere sahip, ve Milli Kütüphane (Perrault), Arap Dünyası Enstitüsü ve Cartier Vakfı (Nouvel), Milli Arşiv (Fuksas) bu yönte yatırımlarını gerçekleştiriyor. Ponzini, bu örnekte ise karar vericilerin daha çok elitler olduğunun altını çiziyor. Son örnek New York için ise, her zaman uluslararası mimari estetiğe ve yeniliklere prim vermiş bu kentte, yıldız mimarların tasarımlarının yeni akımlar çerçevesinde göründüğünü belirtiyor. Mevcut firmaların imajlarının yenilenmesi -New York Times Binası (Piano), Hearst Corporation (Foster), InterActiveCorp (Gehry), Bank of America (Cook+Fox); ekolojik konularda duyarlılık gösterilmesi ve buna örnek olarak ortak kat sahipliğine dayalı binaların yapılması- Mavi Kule (Tschumi) ve Perry Caddesi konutları (Meier) gibi. Bu ülkelerdeki kaar vericiler ve binaların mimarları ile görüşecek Ponzini’nin çalışmasının sonuçlarını hevesle bekliyorum.

Yukarda sunduğum iki örnek belki hiç beklemediğim bir ortamda karşıma çıktığı için bu yazıyı, çok disiplinlilik üzerinden ve üniversite yıllarımdan başlayarak kurguladım. Şimdi bir daha bakınca, özellikle kentle ve insanla ilgili tüm sosyal konularda tek taraflı bir bakışın imkansızlığı sanırım ortak kabulümüz.

Günümüzde bir çok konferans ve toplantı düzenleniyor. Disiplinlerarası tartışma ve iş birliğinin yaratıcı ve öncü sonuçlar doğuracağı inancını ben de taşıyorum. Şu an kültür politikaları gibi disiplinlerarası bir konu üzerinde çalışıyor olmam, bir çok farklı disiplinden gelen uzmanın yan yana geldiğinde paylaştığı farklı bakış ve yaklaşımların sonuçlarının ne kadar ufuk açıcı olabildiğini bir kez daha hatırlama imkanı verdi. Ancak mimarlık ve şehir planlama gibi disiplinlerin kendi toplantılarında, bu etkileşimin hala içine kapalı ve yeterli düzeyde olmadığını düşünüyorum. Bu toplantılarda, kendi disiplininin farklı alanlarında uzmanlaşmış bireylerinin tartışmaları kadar, başka alanlardaki uzmanlarında bu sürece dahil olması gerektiğini düşünüyorum. Diğer türlü ortaya çıkan sonuçların birbirinin dilinden kavram ithali olduğu inancı beni bir türlü bırakmıyor (Askeriden “stratejik planlama”, tıptan “implantasyon” ya da “reanimasyon” vb.)...



Mavi Kule, Bernard Tschumi
Kaynak: Dezeen.com


Sonuçta, çok disiplinli bakış tercihi, kişilerin kendisine ve meraklarına bağlı... Ve bu çok yönlü düşünce “merak etmeden” gerçekleşmiyor. Bunu farklı meslek gruplarından uygulayan bir çok uzman var. Ancak neye nasıl yaklaştıklarını ancak yazarlarsa öğrenebiliyoruz. Yazımı, Engin Gençtan’ın “Kimbilir?”6 adlı kitabında bir yandan insan psikolojisinden bahsederken diğer yandan kuantum mekaniği ve psikobiyoloji ile mimarlıktan nasıl faydalandığını aktaran bir örneği ile bitirmek istiyorum:

“Şehircilik uzmanı bir dostum anlatmıştı, metropol insanının coğrafyası olmadığı için dünyasını sürekli iç mekan olarak yaşadığı görüşünü. Çarpıcı geldiği için, o günden bu yana bu olguyu anlamak için biraz çaba harcadım, bana anlatılanların doğruluğu benim içinde kanıtlayan bazı verilere yakınlaştığım izlenimiyle ve üstelik konunun bir başka boyutu olduğunu da farkederek. Edindiğim izlenimlere göre, sürekli iç mekan yaşantısı zamanın sürekliliğinin algılanmasında da bozukluklar yaratabiliyor ve zaman birbirinden kopuk dilimler halinde yaşanabilir hale geliyor, bu kopukluklar süreklilik kazanmasa da”.

Yazan: Ayça İnce

Bu makale 5456 defa okunmuştur.

SAYFA BAŞINA DÖN                                MAKALELER SAYFASINA DÖN