Yapı Teklif Verileri

 

 
 

Kolay Erişim

 
 
destek@bedavahizmet.com adresini MSN Messenger listenize eklemek için tıklayınız
 

Duyurular

 

YapıTeklif.com dan büyük KAMPANYA!!!...
İş ve talep sahiplerinin iletişim bilgilerine anında erişim fırsatı
ALTIN ÜYELİK...
Yıllık 50 TL
Üstelik Garanti Bankası kredi kartlarına 5 Taksit fırsatıyla
Detaylı bilgi için tıklayın...



İnsan Kaynakları servisimiz hizmetinizde... İnşaat sektörüne yönelik iş ilanları ve özgeçmiş (CV) bankası için tıklayınız.

Firma - Ürün - Hizmet tanıtım sayfalarımız hizmetinizde... Bilgi için tıklayınız.

Değerli yazarlardan inşaat sektörüyle ilgili makaleleri yayınladığımız makaleler bölümümüz yayına girmiştir.

 
 

TEKLİF VERMEK İÇİN

 

 BİZİMLE ÇALIŞMAK İŞ/MALZEME TALEPLERİNE TEKLİF VERMEK İSTEYEN

Kaba ve ince inşaat işlerinde görev almak üzere taşeron firma ve ustalar, yapı malzemecileri, müteahhit, serbest çalışan iç mimar, mühendis, mimar, proje veya çizimle uğraşanlar; sistemimize BEDAVA üye olmak için tıklayınız.

 
 

LINK Değişim Programı

 
ArteYapi.com
İnşaat projeleri ve müteahhitlik hizmetleri

YapiBox.com
YKS, Kapı otomasyon, alüminyum korkuluk, paslanmaz çelik korkuluk ve küpeşte, pvc doğrama sistemleri

TatilUcakOtel.com
Tatil, otel, tatil bölgeleri, gezilecek yerler

Beş Mimarlık

Beş Mimarlık

Mimarlık tektir, bir tanedir, biriciktir.

Ama mimarlıklar “muhtelif”tir, yani çeşitlidir. Siz deyin elli tane, ben diyeyim yüzelli tane, değişik, farklı mimarlık türü vardır.

Bunların kimileri hemen herkes tarafından bilinmekte, kabul edilmekte, kullanılmaktadır:

Osmanlı Mimarlığı, İslâm Mimarlığı, Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı, Gotik Mimarlık, Klâsik Mimarlık, Modern Mimarlık, Mezopotamya Mimarlığı, Mısır Mimarlığı, Barok Mimarlık, Bizans Mimarlığı, Bauhaus Mimarlığı, Fütürist Mimarlık, Akdeniz Mimarlığı gibi.

Bu tür mimarlıklar bu yazının kapsamı dışındadır.

Bir de, genelde pek yaygın olmayan, birçoklarının aklına gelmeyen, birçokları tarafından kabul edilmeyen, en azından bir mimarlık türü sayılmayan, fantezi olarak nitelenen çok sayıda mimarlık türü vardır.

Matruşka Mimarlığı, Konuşan Mimarlık, Kassandra Mimarlığı, Nasrettin Hoca Mimarlığı, Don Kişot Mimarlığı, İkinci El Mimarlık, Sisyphos Mimarlığı, Yararsız Mimarlık, İmkânsız Mimarlık, Şeddadi Mimarlık, Yenebilir Mimarlık, Filli Mimarlık, Saatli Mimarlık gibi.

Yazımın bundan sonraki bölümünde, bu ikinci tür mimarlıkların arasından, seçtiğim beş mimarlık türünden söz açacağım.

Bir: Palimpsest Mimarlık
Palimpsest sözcüğü Yunanca’dan gelir; iki sözcüğün birleşmesinden, “yeniden” anlamına gelen “palin” ve “kazınmış” anlamına gelen “psestos” dan oluşur.

Eskiden kağıt o kadar bol değildi. Onun için de insanlar aynı parşömeni birçok kez kullanırlardı. Parşömenin üstündeki yazıları, çizgileri silerler, aynı parşömen üzerine yeniden yazarlar, yeniden çizerlerdi. Çoğu zaman çizgiler ve yazılar tam olarak silinmezdi ve onlardan arta kalanlar yenilerle karışırdı.

Burada sözü hemen mimarlığa getiriyorum ve diyorum ki: Aynı arsanın üzerine belli zaman aralıklarıyla yeni yeni binalar yapmak “palimpsest” mimarlık yapmaktır.

İspanyol yazar Juan Goytisolo Estambul, ciudad palimsesto (İstanbul, Palimpsest Kent) demiş bir yazısında.

Doğrudur, İstanbul öyle bir kenttir, çünkü üç büyük imparatorluğa başkentlik yapmıştır ve bugünkü Ayasofya’nın altında bir önceki Ayasofya’nın izleri vardır.

Ama İstanbul tek ciudad palimsesto değildir. Örneğin, Troya’da öyledir. Bu kent aynı alanda neredeyse on kez, yeniden, yeniden kurulmuştur.

İki: Olimpiyat Mimarlığı
Olimpiyatlarda esas, rekor kırmaktır. Bu oyunlara katılan sporcuların ana amacı, tek amacı budur.

Rekor ise çok küçük bir adımdır. Kimi zaman birkaç santimetre, kimi zaman saniyenin onda biri kadardır.

Mimarlık tarihinde de bu tür yarışlar vardır ve Ayasofya ile Osmanlı camileri, daha doğrusu Süleymaniye ve Selimiye ile Ayasofya arasındaki kubbe çapı, kubbe yüksekliği yarışı bu tür yarışların en ünlülerinden biridir. Çağımızda ise bugün yapılan her gökdelen dün yapılan gökdelenden bir karış, bir parmak yüksek olabilmek için canını dişine takarak yükselmektedir.

Böyle bir yarışı kazanmak bana sorarsanız hiç de önemli değildir. Olimpiyat mimarlığı dediğim, işte böyle saçma bir mimarlıktır.

Üç: Aritmetik Mimarlık
Aritmetik, matematiğin, sayıları, sayıların özelliklerini, birbirleriyle ilişkilerini konu edinen dalıdır.

Aritmetik mimarlık da, mimari yapıtların çeşitli öğelerinin sayıları üzerinde odaklanır.

Örneğin, şu metin, bir aritmetik mimarlık metnidir:

Parthenon’un taban alanı 30,89 m x 69,54 m, Artemis Tapınağı’nın taban alanı ise, 55,10 m x 115 m’dir.

Birincinin uzun kenarlarının her birinde 17, kısa kenarlarının her birinde 8 sütun vardır. Plinius’a göre ise, ikincisi, yani Artemis Tapınağı, 127 sütunlu bir yapıdır.

San Pietro Bazilikası’nın önündeki meydanı tasarlamış olan Bernini, o mekansal etkiyi elde edebilmek için, 284 tanesi Dorik olmak üzere tam 372 sütun kullanmıştır.

Pantheon’un kubbesinin çapı 43 metredir, Sultanahmet Camisi’nin minarelerinin sayısı 6'dır.

Mısır Piramitleri’nin en büyüğü olan Keops Piramiti’nin yapımında, her biri yaklaşık 2,5 ton ağırlığında yaklaşık 2.500.000 adet taş blok kullanılmıştır. Eyfel Kulesi’nin yapımı sırasında Gustave Eiffel’in bürosunda, 18.038 değişik parçayı bir araya getirmek için 5.300 tane detay çizilmiş; bu parçaların montajında 7.000.000 perçin yapılmıştır.

Eiffel Kulesi 300 metre yüksekliğindedir.

Kimi ünlü gökdelenlerin yükseklikleri ise şöyledir: Empire State Building 381 metre, Chrysler Building 319 metre, Seagram Building 160 metre, Petronas Towers 450 metre.

Dört: Potemkin Mimarlığı
Çok yoğun, çok ateşli ve çok uzun yaşanan aşklar vardır: Bunların kimileri çok ünlüdürler herkes tarafından neredeyse ezbere bilinirler. Örneğin, Leyla ile Mecnun’un, Ferhat ile Şirin’in, Kerem ile Aslı’nın, Romeo ile Jüliyet’in, Antonius ile Kleopatra’nın, Napolyon ile Josephin’in aşkları bu türdendir.

Yine bu türden bir başka aşk da, kimilerine göre 1739, kimilerine göre 1742 yılında, Kutsal Smolensk kentinin yakınındaki küçük bir kasabada, Chizhova’da pek zengin olmayan ama çok da fakir olmayan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve olağanüstü birtakım niteliklere sahip olması nedeniyle çok önemli konumlara gelen, kâh vücudunun güzelliği ile ünlü Alkibiades’e kâh uçsuz bucaksız Rusya’nın kendisine benzetilen Prens Grigory Alexandrovich Potemkin ile Sophia adlı bir Alman Prensesi olan ama Rusya’yı çok seven, çok benimseyen ve bu ülkeyi Çariçe olarak yöneten, Büyük Katherina olarak da anılan II. Katherina arasında yaklaşık 20 yıl boyunca yaşanmış olan aşktır.

Bu aşk, ötekilerden farklı olarak, bu yazı açısından özel bir önem taşımaktadır, çünkü “Potemkin Köyleri” ya da “Potemkin Kasabaları” varoluşlarını ona borçludurlar.

Peki, özellikleri nedir bu köylerin, bu kasabaların?

Bir Potemkin Kasabası’nın, bir Potemkin Köyü’nün temel özelliği, gerçek değil, göstermelik olması, içine girilebilen, içinde yaşanılabilen gerçek mekânlardan, gerçek evlerden değil panolar üzerine boya ile yapılmış resimlerden oluşması, yani bir tiyatro dekorunun niteliklerine sahip olması, ama aslında bir tiyatro dekoru değil gerçek olmasıdır.

Bunlara Potemkin’in adı verilmiştir, çünkü bunlar, II. Katherine’nın Dinyeper Nehri boyunca yapacağı bir yolculukta geçeceği yerlerde Potemkin tarafından kurulmuştur.

Potemkin bu kadarla da yetinmemiş yöredeki yaklaşık 1.000 köyün halkını, Çariçe’yi sevgi gösteriyle karşılamaları için seferber etmiştir ve bu zavallı insanlar, o kargaşa içinde perişan olmuşlar, çeşitli nedenlerle, en çok da açlıktan ölüp gitmişlerdir.

Potemkin Mimarlığı işte böyle bir mimarlıktır; sahtekârlıktır, acımasızlıktır, göz boyacılığıdır.

Yukarıdaki anlatıdan da anlaşıldığı üzere, “Potemkin Mimarlığı”nın anavatanı XVIII. yüzyıl Rusya’sıdır. Ama bu, dünyanın başka bir yerinde, böyle bir mimarlığın, şu ya da bu biçimde söz konusu olmadığı, olamayacağı anlamına gelmez.

Örneğin, Adolf Loos, 1898 yılında yazdığı bir yazıda, taş gibi görünen, ama taş olmayan malzemelerle inşa edilmiş, Rönesans ya da Barok görünümlü binalarla dolu olan Viyana’nın, bir tür Potemkin Kenti olduğunu söyler.

Beş: Déjà Vu Mimarlık
“Déjà vu” Fransızca bir deyimdir ve “Daha önce görülmüştür” anlamına gelir.

“Déjà vu” mimarlık yapmak, daha önce, on, yüz, bin, yüz bin, milyon kez yinelenmiş binalardan bir tane, bir tane, bir tane, üç tane, beş tane, on tane, yüz tane daha yapmaktır.

Safranbolu, “déjà vu” Safranbolu evleriyle; New York, “déjà vu” New York gökdelenleriyle doludur.

Mies van der Rohe’nin yaptığı Farnsworth Evi bir cam evdir. Philip Johnson’ın Cam Evi de adı üstünde bir cam evdir. Bunlardan biri “déjà vu”dür.

Bir tam, dört yarım kubbeyle örtülü Sultanahmet Camisi örtü şeması bakımından “déjà vu” bir camidir, çünkü aynı kentte, İstanbul’da, hemen az ötede yer alan ve Sultanahmet Camisi’nden önce yapılmış olan Şehzade Camisi’nin de örtü şeması aynıdır, bir tam, dört yarım kubbeden oluşur.

Bu mantıkla Ayasofya’dan daha genç olan Süleymaniye Camisi’ni de Ayasofya’nın bir tam iki yarım kubbeden oluşan örtü şemasını yinelediği için “déjà vu” sayabilirsiniz.

Dünyadaki binaların, büyük, çok büyük, çok çok büyük bir bölümü “déjà vu”dür.

Ancak, gerek bireylerin, gerekse toplumların “déjà vu”ye karşı direnmelerinin, onun etkisinden sıyrılmalarının o kadar kolay olmadığı da bir gerçektir.

Örneğin, Vedat Dalokay’ın Ankara Kocatepe için tasarladığı cami, “deja vu” rakibinin karşısında yenik düşmüştür.

Amerika’da, Frank Lloyd Wright’ın 1900’lerin ilk on yılında, henüz ünlü olmadığı dönemlerde yaptığı ve “Prairie Evleri” diye anılan, Hichox Evi, Ward Evi, Robert Evans Evi, Robie Evi gibi yapılara çevre halkı büyük tepki göstermiştir.

Wright 1931 yılında Chicago Art Institute’de yaptığı bir konuşmada, müşterilerinin farklı bir ev istemediklerini, çünkü sabahları işe giderken insanların onları birbirlerine gösterip güldüklerini; bankaların o tür evler inşa etmek isteyenlere kredi vermediklerini; iş adamlarının önlerine getirilen planlarda onun imzasını görünce can sıkıcı şeylerle uğraşmak istemediklerini belirterek konuyu kapattıklarını ve uygulamacıların o planları okuyamamaktan yakındıklarını; bu nedenle de inşaatı yarıda bırakıp gittiklerini söylemiştir.

Paris’te ise 14 Şubat 1887 tarihli Le Temps (Zaman) gazetesinde yayınlanan bir bildiride, malzemesi de, işlevi de, estetiği de “déjà vu” olmayan Eiffel Kulesi’nin yapımına karşı çıkılmıştır. Bu bildirinin altında François Coppée, Gounod, Leconte de Lisle, Sully Prudhomme gibi ünlü sanatçıların ve Charles Garnier gibi ünlü bir mimarın da imzasının bulunması o kişilerinde deyim yerindeyse “déjà vu” kurbanı olabildiklerini göstermektedir.

Émile Zola’nın hep aynı romanı yazdığını, Beethoven’in hep aynı senfoniyi bestelediğini ileri sürenler belki de büsbütün haksız değildirler.

Bir de şu:
Bu tür mimarlığı, “Maymun Mimarlığı” ya da “Papağan Mimarlığı” olarak da adlandırabilirsiniz, çünkü “Deja vu Mimarlık” yapmak, komşunun yaptığını taklit etmektir ve maymunlar taklitçidirler ve bugüne kadar, çevresindeki insanlardan duymadığı herhangi bir sözcük söylemiş olan bir papağana rastlanmamıştır.

Yazan: Gürhan Tümer

Bu makale 3222 defa okunmuştur.

SAYFA BAŞINA DÖN                                MAKALELER SAYFASINA DÖN