Yapı Teklif Verileri

 

 
 

Kolay Erişim

 
 
destek@bedavahizmet.com adresini MSN Messenger listenize eklemek için tıklayınız
 

Duyurular

 

YapıTeklif.com dan büyük KAMPANYA!!!...
İş ve talep sahiplerinin iletişim bilgilerine anında erişim fırsatı
ALTIN ÜYELİK...
Yıllık 50 TL
Üstelik Garanti Bankası kredi kartlarına 5 Taksit fırsatıyla
Detaylı bilgi için tıklayın...



İnsan Kaynakları servisimiz hizmetinizde... İnşaat sektörüne yönelik iş ilanları ve özgeçmiş (CV) bankası için tıklayınız.

Firma - Ürün - Hizmet tanıtım sayfalarımız hizmetinizde... Bilgi için tıklayınız.

Değerli yazarlardan inşaat sektörüyle ilgili makaleleri yayınladığımız makaleler bölümümüz yayına girmiştir.

 
 

TEKLİF VERMEK İÇİN

 

 BİZİMLE ÇALIŞMAK İŞ/MALZEME TALEPLERİNE TEKLİF VERMEK İSTEYEN

Kaba ve ince inşaat işlerinde görev almak üzere taşeron firma ve ustalar, yapı malzemecileri, müteahhit, serbest çalışan iç mimar, mühendis, mimar, proje veya çizimle uğraşanlar; sistemimize BEDAVA üye olmak için tıklayınız.

 
 

LINK Değişim Programı

 
ArteYapi.com
İnşaat projeleri ve müteahhitlik hizmetleri

YapiBox.com
YKS, Kapı otomasyon, alüminyum korkuluk, paslanmaz çelik korkuluk ve küpeşte, pvc doğrama sistemleri

TatilUcakOtel.com
Tatil, otel, tatil bölgeleri, gezilecek yerler

Antik Roma’nın Büyüklüğüne Dair Bir Yazı

Antik Roma’nın Büyüklüğüne Dair Bir Yazı

İtalya’nın başkenti olan günümüz Roma’sı, büyük bir kenttir. Ama Roma İmparatorluğu’nun başkenti olan dünün Roma’sı, çok daha büyük bir kenttir. Bu ikincisi, “Urbs Aeterna”dır üstelik. Yani “Ezelî ve ebedî kent”tir o. Başlangıcı ve sonu yoktur. O hep var olmuştur, hep var olacaktır.

Bu yazımda, günümüz Roması’ndan değil, Roma İmparatorluğu’nun merkezi olan, odak noktasını oluşturan Antik Roma’dan, onun büyüklüğünden söz açacağım.

1 Milyonluk Megapol
Eskiden dünya bu kadar kalabalık değildi. Dolayısıyla, kentlerin nüfusları da azdı. Bu durum en ünlü, en “büyük”kentler söz konusu olduğunda da geçerliydi. O zamanlar nüfusu 40-50 bin dolaylarında olan bir kent, küçük bir kent değildi.

Ütopyacılar da, tasarladıkları ideal kentlerin nüfuslarını aşağı yukarı o dolaylarda düşünmüşlerdir. Örneğin, Ebenezer Howard’ın ütopyası “Garden City” 30 bin; Tony Garnier’in ütopyası “Cité Industrielle” 35 bin kişiyi barındırıyordu.

16. yüzyılın sonlarına doğru Londra’da 120 bin; 19. yüzyılın ortalarında Chicago’da 30 bin kişi yaşıyordu.

Böyle bir dünyada, 1 milyonluk bir kent, düşünülemeyecek kadar büyük bir kentti, bir mucizeydi. Paris’in ancak 19. yüzyılın ortalarında ulaştığı bu nüfusa, yani 1 milyona, Roma yüzyıllar önce ulaşmıştı. Giuseppe Lugli’ye bakılırsa 1 milyonu da aşmıştı; 1.487.560 olmuştu. Bu sayının içinde köleler yoktu.

Bu demektir ki, Antik Roma, bir metropoldü. Onun bir megapol olduğunu da ileri sürebiliriz.

Öte yandan, o zamanların bu 1 milyonluk metropolünün, bugünlerin 8-10-15 milyonluk metropollerinin karşı karşıya kaldıkları sorunların birçoğunu yaşadığını biliyoruz. Örneğin, Antik Roma’da trafik sıkışıyordu, yollar tıkanıyordu, sokaklar pisti, hava kirliliği bile gündemdeydi. Konut sorunu ise hayli ağır basan bir sorundu. Yapıların çoğu derme-çatmaydı. 1905 yılında Nobel Ödülü’nü kazanmış olan Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz, başyapıtı sayılan Quo Vadis? adlı kitabında bu gerçeği şöyle yansıtmıştır:

Ev birkaç kat yüksekliğinde kümeleşmiş yoksul kulübelerden meydana gelmişti. Acele kurulu vermiş ve köşe bucaklarında bir sürü yoksul halk barınan, o hem pek yüksek, hem de kalabalık ve sıkışık Roma konutlarından biri[…]

Büyük Bir İmparatorluğun Başkenti
Haritaya baktığımızda, Roma İmparatorluğu’nun topraklarının alabildiğine geniş olduğunu; aşağı yukarı bütün Akdeniz Havzası’nı, Kıt’a Avrupası’nın büyük bir bölümünü, Britanya’yı, Kuzey Afrika’nın bir kesimini, Anadolu’yu ve Ortadoğu’yu içine aldığını görürüz. Romalılar’dan kalma bir tiyatroya Efes’te de rastlanır, Antalya yöresinde de. Ankara’da İmparator Augustus’a; Efes’te İmparator Traianus’a adanmış birer tapınak vardır. Kral III. Attalos, ülkesi Bergama’yı Roma’ya bağışlamıştır. Mısır da Roma’nın egemenliği altına girmiştir. Özetle Roma İmparatorluğu, topraklarının büyüklüğü, sınırlarının genişliği açısından da çok büyük bir imparatorluktu.

Roma kenti, bir de, böyle bir imparatorluğun başkenti olduğu için büyüktü.

Büyük Yangınlar
Eskiden, büyük kentlerin birçoğu aynı zamanda büyük yangınların yaşandığı kentlerdi.

Örneğin, ahşap yapılarla dolu İstanbul, ki bir zamanlar Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkentiydi, bu tür kentlerin en başında gelirdi. Münif Paşa’nın “Mecmua-ı-Fünun” dergisinde yayınlanan “Harik-i İstanbul” başlıklı makalesinden öğrendiğimize göre, 1858-1864 yılları arasında İstanbul’da 160 yangın çıkmıştı ve bu yangınlarda 114 konak, 1.246 işyeri ve dükkan, 23 han ve hamam, 1 saray ve 2.730 ev yanmıştı.

Yeri gelmişken, bir de büyük Londra yangınını anımsayalım. Bu yangın 2 Eylül 1666 Pazartesi günü kralın fırıncısının Londra Köprüsü’nün yakınlarındaki Pudding Yolu’nda yer alan evinde çıkmış ve kentin çok büyük bir bölümünü yok etmiştir.
“Yangın-ı Kebir”dir, yani “Büyük Yangın”dır böyle bir yangın ve böyle yangınları Roma da görmüştür, yaşamıştır.

Büyük Roma yangınlarının en büyüklerinden biri, 18 Temmuz 64’de başlayan ve 6 gün süren yangındır. O zamanlar Roma 14 bölgeye ayrılmıştı ve bu bölgelerden yalnızca 4 tanesi yangından etkilenmemişti. Geri kalan 10 bölgenin yanısıra kentin merkezi de bütünüyle yanmıştı.

“Domus Aurea”
Büyük bir kenti büyük bir kent yapan etkenler arasında o kentteki büyük yapıların da büyük payı vardır. Yazımın aşağıdaki bölümünde bunların birkaç tanesine değineceğim.

Söze, “Domus Aurea” (“Altın Ev”) ile başlayacağım; çünkü bu çok büyük ev, Roma İmparatorları’nın en ünlülerinden biri olan Neron tarafından, 64 yılındaki büyük Roma yangınının boşalttığı alanda inşa edilmiştir.

Bu alan o kadar büyüktü ki, Romalılar özellikle de çok büyük evlerde oturan zengin Romalılar, Roma’nın tek bir ev haline geldiğinden, yani neredeyse bütünüyle “Altın Ev”e dönüştüğünden; bu nedenle kendilerine yer kalmadığından yakınmışlar; kenti terk etmeyi düşündüklerini söylemişlerdir.

Aslına bakılırsa, “Altın Ev”, bir ev olmaktan, dahası bir saray olmaktan bile öte bir şeydi. O, bir tür imparatorluk mahallesiydi. İçinde çok sayıda yapı vardı. Bunların arasında döner kubbeli olanlar da vardı. Alanın içindeki göl ise alabildiğine büyüktü. “Altın Ev”işte böyle bir şeydi.
Colosseum
Roma’nın vazgeçilmez anıtsal yapılarından biri de Neron’un ölümünden sonra yıkılan Altın Ev’in yerine, daha somutlamak gerekirse orada bulunan gölün kurutulmasıyla elde edilen alanda inşa edilmiş olan Colosseum’dur. Bu yapı kocaman bir anfitiyatrodur. Bu anfitiyatro 50 bin kişinin rahatça, 90-100 bin kişinin ise biraz sıkışarak gladyatör dövüşlerini izleyebildiği bir mekândır.

Colosseum, uzun ekseni 190 metre, kısa ekseni 155 metre olan bir elipsdir. Bu yapının yüksekliği ise 55 metreyi bulur.

Colosseum’un yapımında 100 bin metreküp taş, bu taşları birbirine bağlamak için de 300 ton demir kullanıldığı hesaplanmıştır.

Demek oluyor ki, Colosseum sağlam bir yapıdır ve kolay kolay yıkılmayacağa benzer. Böyle olması da iyidir, çünkü bir efsaneye göre, Colosseum yıkılırsa Roma da yıkılır ve Roma yıkılınca da dünya yıkılır.

Bu dev yapı bugün de ayaktadır. Ancak, epeyce yara almış durumdadır, çünkü taşlarının bir bölümü çevredeki inşaatlarda kullanılmak üzere sökülmüştür. Öte yandan, Colosseum’un bu görünümüne alışıldığı ve o yıkıntının kendine özü bir estetiğe sahip olduğu yadsınamaz.

Circus Maximus
Bir hipodrom olan Circus Maximus, bir anfitiyatro olan ve az önce sözünü ettiğim kocaman Colosseum’dan çok daha kocamandır. Roma İmparatorluğu’nun henüz kurulmadığı, Roma’nın Etrüsk asıllı krallar tarafından yönetildiği yıllarda, yedi tepeli kentin iki tepesinin, Palatinus ile Aventinus’un arasında inşa edilmiş olan Circus, İmparatorluk döneminde Caesar, Neron, Traianus gibi ünlü imparatorlar tarafından genişletilmiştir. O kadar ki, sonunda Halikarnassoslu Dionysos’a göre 150 bin, Plinius’a göre 260 bin kişiyi içine alabilir hale gelmiştir. Publius ise daha da büyük bir izleyici sayısından, 385 bin kişiden söz eder.

Bu büyük yapının boyutlarının büyüklüğü ile ilgili bilgiler de kaynaklara göre değişmektedir. Kimilerine göre Circus Maximus’un uzun kenarı 600 metre, kısa kenarı 100 metre kadardır. Kimi kaynaklar ise bu ölçüleri sırasıyla 635 ve 211 metreye çıkarırlar.

Böyle bir circusun, bir Circus Maximus’dan başka bir şey olamayacağı ve böyle bir yapının Roma’ya yakıştığı açıktır.

Evet, Roma’daki Cirsus Maximus artık yok. Ondan geriye kalan belli belirsiz bir izden başka bir şey değil. Ama onun bir benzerini Nova Roma’da yani İstanbul’da Sultanahmed Meydanı’nda görme olanağı var.

Pantheon’un Kubbesi
Bilindiği gibi Antik Yunan Mimarisi’nde kubbe yoktur. Yine bilindiği gibi Roma Mimarisi, Osmanlı Mimarisi kadar değilse de, kubbeli bir mimaridir. Roma’yı büyük kılan büyük yapılardan biri de Pantheon’dur. Pantheon, yalnızca iç mekanının büyüklüğü ile değil, o iç mekanı örten kubbenin büyüklüğü ile de ünlüdür. Pantheon’un kubbesi Antik Dünya’nın en büyük kubbesidir.

İmparator Hadrianus tarafından 118-125 yılları arasında inşa edilmiş olan Pantheon, bir pagan yapısı olarak gökbilim çalışmalarını yürütmek için yaptırılmış, daha sonra kiliseye dönüştürülmüştür.

Bu yapının ve kubbesinin başından pek çok olay geçmiştir. Örneğin, kubbeyi kaplayan altın yaldızlı bronz levhalar yağmalanmış, bu levhaların yerine kurşun levhalar konulmuştur. Rönesans’ın ünlü mimarlarından Bernini yapıya iki küçük kule eklemiştir. Ne var ki Romalılar bundan pek hoşlanmamışlar ve o kuleleri eşek kulakları olarak adlandırmışlardır. Daha sonra Barberini ailesinden gelen Papa VIII. Urbanus zamanında da insanlar Pantheon’dan malzeme çalmayı sürdürmüşlerdir. Bu yağma yapıya elbette büyük zararlar vermiştir, o kadar ki Papa VIII. Urbanus’un Barberini ailesinden geldiğini bilen halk arasında
“Quod non fecerunt barberi, fecerunt Barberini” (“Barbarların yapmadığını Barberiniler yaptı.”) deyimi yaygınlaşmıştır.

Pantheon, öteki tapınaklar gibi tek bir tanrıya değil, bütün tanrılara adanmıştır. Dolayısıyla o, kosmosla yani evrenle ilişkilidir ve bu nedenle de bir kez daha büyüktür.

Vatikan’daki Kubbe
Bir zamanlar Hristiyanlar’ın korkulu rüyası olan Roma’nın, daha sonraları Vatikan’ın kurulmasıyla, aynı dinin en kutsal merkezi haline gelmesi, tarihin garip bir cilvesidir.

Bu merkezin merkezinde, İsa Peygamber’in en sevdiği havarisi Aziz Peter’in adını taşıyan kocaman bir bina, Basilica di San Pietro yer alır. Bu bazilikanın kubbesi, Antik Çağ’da yapılmış olan kubbelerin de en büyüğüdür. O, aynı zamanda, Ayasofya’nın kubbesinin esin kaynağıdır. Bu kubbenin yapım süreci bir hayli uzun olmuştur: San Pietro’nun tasarlanmasında, Raphael, Bramante, Michelangelo gibi Rönesans ustalarının adları geçer.

Şimdi de, gelin, kimi Osmanlı gezginlerinin bu binaya ilişkin sözlerine kulak verelim:

Mustafa Sami Efendi San Pietro Bazilikası’na “Kızılelma” denildiğini; bunun nedeninin yapının dış kubbesinde, “levn-i elma ile mamul bir alem”bulunduğunu söyler.

Mehmet Rauf ise, Seyahatname-i Avrupa adlı kitabında bu binaya daha geniş bir yer ayırır ve onun “rûy-ı arzda bulunan kâffe-i ebniyeden cesim ve yüksek”olduğunu belirtir ve sözlerini şöyle sürdürür:

Tûlen ve arzen Ayasofya cami-i şerifinden ve sair ebniye-i cesimeden ne derece farklı olduğu içinde yazılar ile mahsusen işaret olunmuş olmağla nazar olundukta onlar ile bunun vüs’atçe ve irtifa’ca fark-ı küllî olup bayağı cami-i şerif-i mezkûrun ikisi kadar uzundur. Dört ayak üstüne inşa olunmuş ve pek çok mahalli envâ’ somakiden ve nadir direklerle yapılmıştır.

Cloaca Maxima: Roma’nın Lağımları
Koskoca Roma İmparatorluğu’nun başkenti olan görkemli ve ölümsüz Roma’nın büyüklüğünü gündeme getiren böyle bir yazıda, kentin lağımlarından, kanalizasyon ağından söz edilmesini uygun bulmayanlar olabilir. Oysa böyle bir yaklaşımın daha başka örnekleri de vardır.

Sözgelişi İstanbul’u kasıp kavuran yangınlardan biri olan Hoca Paşa yangınından sonra, yangın alanının planlanmasıyla ilgili bir belgede şu satırlara yer verilmiştir:

Mahalle aralarındaki küçük sokaklara Arnavut kaldırımı yaptırılmıştır. Hatta yeni açılan caddelerle sokakların lağımları bile ihmal edilmemiştir. Denize kadar geniş, muntazam tonoz lağımlar yaptırılmıştır.

Sonra, Victor Hugo’nun en ünlü romanlarından biri olan Sefiller’de Paris’in kanalizasyonlarından uzun uzun söz edilir. Bu kitaptan seçtiğim birkaç cümleyi aşağıya aktarıyorum:

Paris’in bir kapak gibi kaldırıldığını düşünün. Lağımların yeraltı ağı, kuşbakışı, her iki kıyıda da şehre aşılanmış bir dal gibi görünür.[…]

Toplumsal olayları araştıran kimse bu karanlıklara dalmalıdır. Onun laboratuarının bir parçasıdır bunlar.[…]

Bu yüzyılın başlarında da gizemli bir yerdi Paris lağımı.[…] Paris şehri, altında korkunç bir mahzen bulunduğunun belli belirsiz farkındaydı.


Lağım uçsuz bucaksız idi.

Şimdi yine Roma’ya, Roma’nın lağımlarına dönmek ve şunları eklemek istiyorum:

Roma’nın lağımlarından söz etmemek Roma’ya haksızlık olur, çünkü onlar Roma mimarisinin başarılı örnekleri arasındadırlar. Lewis Mumford, The City in History adlı kitabında, Roma’nın lağımlarının ve kanalizasyon ağının, İ.Ö.6. yüzyıldan kaldığını ve aradan geçen bunca yüzyıla karşın hâlâ daha kullanılır olduğunu vurgular. Mumford, bu kadarla da yetinmez, Romalılar’ın, lağımlarını bu kadar büyük ve sağlam yapmalarının, bu kentin ileride 1 milyonluk bir metropol olacağını düşünmelerinden ya da dışkılama olayının çok önemli olduğuna inanmalarından kaynaklandığını ileri sürerek konuya ironik bir boyut kazandırır.

Yazan: Gürhan Tümer

Bu makale 5996 defa okunmuştur.

SAYFA BAŞINA DÖN                                MAKALELER SAYFASINA DÖN