Yapı Teklif Verileri

 

 
 

Kolay Erişim

 
 
destek@bedavahizmet.com adresini MSN Messenger listenize eklemek için tıklayınız
 

Duyurular

 

YapıTeklif.com dan büyük KAMPANYA!!!...
İş ve talep sahiplerinin iletişim bilgilerine anında erişim fırsatı
ALTIN ÜYELİK...
Yıllık 50 TL
Üstelik Garanti Bankası kredi kartlarına 5 Taksit fırsatıyla
Detaylı bilgi için tıklayın...



İnsan Kaynakları servisimiz hizmetinizde... İnşaat sektörüne yönelik iş ilanları ve özgeçmiş (CV) bankası için tıklayınız.

Firma - Ürün - Hizmet tanıtım sayfalarımız hizmetinizde... Bilgi için tıklayınız.

Değerli yazarlardan inşaat sektörüyle ilgili makaleleri yayınladığımız makaleler bölümümüz yayına girmiştir.

 
 

TEKLİF VERMEK İÇİN

 

 BİZİMLE ÇALIŞMAK İŞ/MALZEME TALEPLERİNE TEKLİF VERMEK İSTEYEN

Kaba ve ince inşaat işlerinde görev almak üzere taşeron firma ve ustalar, yapı malzemecileri, müteahhit, serbest çalışan iç mimar, mühendis, mimar, proje veya çizimle uğraşanlar; sistemimize BEDAVA üye olmak için tıklayınız.

 
 

LINK Değişim Programı

 
ArteYapi.com
İnşaat projeleri ve müteahhitlik hizmetleri

YapiBox.com
YKS, Kapı otomasyon, alüminyum korkuluk, paslanmaz çelik korkuluk ve küpeşte, pvc doğrama sistemleri

TatilUcakOtel.com
Tatil, otel, tatil bölgeleri, gezilecek yerler

Saklı Odaların Kuytu Köşelerinde Kapalı Dolaplar

Saklı Odaların Kuytu Köşelerinde Kapalı Dolaplar

Kaçmak, öteki canlılara göre kıyaslanırsa, insanın bilgelik kazandığı tek yetenek olmalıdır.
Elias Canetti, diyor ki, “Kaçmak eylemi insana ait tabiattaki tüm canlılar arasında görülebilecek en gelişmiş yetidir...”
Romanya’nın, bizde Köstence diye bilinen liman kentinde, 20.yüzyıl başı doğmuş, Naziler işgal edince ailecek oradan kaçmış, yaşamı boyunca her şeyden kaçmaya ürkek hazırlığında durmuş bulunan romancı-yazar-düşünür Elias Canetti, “Kaçamayan insan,” diyor, “o nedenle, kısa sürede hasta olur, melankoliye yakalanır. İnsanın özgürlüğü kaçabilme yeteneğindedir...”
Kaçmak eylemi böylesine önemli görülünce, insanın kaçtığında sığınacağı yerlere özen göstermesi, önem vermesi de kaçınılmaz olacaktır.
Kaçmak yetmez, kaçınca gidip saklanmak gerekir; aksi hâlde, paçayı kaptırması işten değildir...
“Yakayı ele vermek” istenmiyorsa, kaçınca sobelenmemek üzere zula yerlere gereksinim bulunur.
Ce-eee, yahut, İngilizce’nin moda olduğuna bakarsak Peek-a-boo diye, birisi tarafından çat kapı enselenmemin yolu kolay değildir. Saklanacağınız yeri önceden kılı kırk yararak, ipe un serip doludan alıp boşa, boştan alıp sağdaki kefeye koyarak hesap etmeniz, kerterize yatıp pusulasını iyice belirlemeniz gerekir.
Bütün bu navigasyonlardan sonra çapa atılmalı, yelken indirip rüzgâra yatılmalıdır; küpeşteye usturmaçaların sallandırılması, tüm bunlardan sonradır...
Yoksa, elim sende, sobeeee olur...
Saklanmakla saklambaç oyununu karıştırmanın sakıncası da işte buradadır. Saklanmak, oldukça bilgelik isteyen bir iştir, dalga geçmeye gelmez, hafife alanın başına iş açar.
Bu yazının gidişinden huylanıp, yazarında suçluya yataklık yapma niyetleri aramaya kalkan olursa, onlara bu dedektiflik hevesleri için avuçlarını yalamaktan başkası kalmayacaktır. Bizim amacımız adam gibi adam olup başını dinleyecek yer arayanlara, kendi varlığını yalnızlıkla çoğaltma felsefesine Sokrat olgunluğuyla el atanlara, evlerin saklı odalarındaki kuytu köşelerin kapalı dolaplarında yer göstermektir.
Sinema salonumuzda yer göstericiliğin bahşişi olarak, bu yazı okunup bitince, “Aferin ne iyi yazmış,” diye gönlünüzden ne geçerse, üç kuruşluk takdirleriniz kabul görecektir. Fazlası istenmez!
Başkalarının yaşamını -hele bizim toplumumuzda- didik didik edenlerden kaçanlara yol göstermenin herhalde yataklık suçu sayılmaması gerektiği inancıyla burada, bilge insanlara ışıkları sönük koridorlarda, “Buradan buyrun” denmektedir.
Nereye böyle: Kitaplıklara!
Kitaplıkların evlerde bir sığınak, bir küçük tapınak, adı konmamış bir pagoda, kapısından içeri abdestle girilen bir mescit, hatta erken hıristiyanlık döneminin katakombu, İran’da yüz bulamamış bir Bahaî ibadethanesi, altı kollu şamdanıyla Hanukkah bayramı kutlanan Sinagog, Budistlerin nirvanaya ulaştıkları buhurdanlık, yerlilerin voo-do ayini yaptığı ağaç kovukları olduğunu bilmeyen yoktur.
Dikkat edilsin, evinizdeki kitaplığa bir konuğun yaklaşımına bakınız, çekinceli adımlarla âdeta fısırdayarak, baştan sona dikkat kesilip kütüphane odanıza girerler. Orası size ait bir bilgi tapınağıdır, bunu bilerek adım atacaklardır. Siz, oradaki saklı odanızı konuğunuza açan ev sahibi, Agiasophia’yı gezdiren mihmandardan başkası değilsinizdir.
O saklı odaların gölgelenmiş kutsal kitaplıkları, dünyanın bu katakulli ve kıllı kışlı hâllerinden bıkıp “Aç koynunu ben geldim” diye oraya yel yepelek koşturan inziva hastalığına ihtiyaç duymuş sahiplerine, bazı bazı, hiç yüz vermezler.

Saklanma yeri olarak önceden tasarlanmış bir kitaplık gün gelir, bazen, ama her zaman değil, ihanet bu ya, kendisini sayfa sayfa, fasikül fasikül cilt cilt, külliyat külliyat biriktirenlere kötülük eder.
Bunlardan birisi, kütüphanesini kış yaklaşırken kuru ve sıcak tutmak isteyen din adamı Daniel Talcott’tur. 19.yüzyıl sonlarında, ABD’nin Maine eyaletindeki Bangor kasabasındaki evinde, kitaplarını üşümesinler diye ısıtmaya mangal yakarak kalkışan bu mangal yürekli kitapsever adam kendisi soğukta, dışarda kalıp zatülcenpten hık diye ölmüştür.
52 adet deve üzerindeki sandıklarda parşömen ve papirüs kitaplarını arkası sıra, peşinde gezdiren Büyük İskender, bu kitap hamulesinin birgün başına bela olacağını önceden kestirip, onları başından defetmeye yer aranır. Zira koskoca bir imparator olmasına karşın, gel gelelim, başını dinleyeceği bir saklıhanesi bile yoktur. Zaman merakında kalanlara tarih olarak İsadan Önce 333 yılı gösterilecektir, Saatli Maarif Takvimi hesabıyla...
İskender, Likya’yı işgal edince, bir tek Phaselis kentinden yüz bulduğu için kent kütüphanesine bütün kitaplarını hediye etmiştir; iki kitap hariç! Bu iki kitabın hangileri olduğunu bilmeleri, tahmin edip tombalaya koymaları için okurlarından yanıt bekleyen yazar, torbadan şu yanıtları çekecektir: Bodrumlu tarih baba Herodotus’un Tarih Kitabı ve şimdi sıkı durun, Homeros’un Odysseus’u... İskender, Truva Savaşı’nın İlliada destanına yüz vermemiştir!
Büyük İskender kitaplarını develerin yükünden indirdi diye çok yaşamamış, ertesi yıl sıtmadan ölmüştür. Kitapları arasında Bergamalı Galenos’un ve İstanköylü Hipokrat’ın tıp kitaplarına eyvahlar olsun diye bakınan, ama bulamayan doktorları bu yüzden reçetesiz kalmışlar, tanı ve tedaviyi bulamamışlardır. O sırada Galenos ve Hipokrat, Phaselis kütüphanesinde püfür püfür Akdeniz havası almaktadır.
Saklı odalarında kitaplarını biçim biçim, cins cins, tür tür sıralayıp sonra onların karşısına geçip, ağzı bir karış açık hayranlığıyla seyre dalanlar da bulunur. İngiliz deneme yazarı Samuel Pepys, bir centilmenin en az 3 bin kitabı olması gerektiğine kafayı takmıştı, bir de kitapların boyutlarına göre küçükten büyüğe doğru raflarda yerini almasına... Kitaplığının en üst raflarına ulaşmak için, hani şu panayırlarda, sirklerde görülen tahtadan uzun bacaklı adamların kullandığı tarzda ayaklıklar yaptırmış, onlara çıkarak, kazasız belasız tavana en yakın kitaplarına ulaşmıştır. Yıl, 1600’lerin başıdır...
Kitaplarını, saklı odalarında sınırlı tutanlar da yok mudur, Gottfried Wilhelm Leibniz gibisi olunca, vardır. Matematikçi Leibniz saklandığı odasında sadece dokuz ünlü yazarın kitaplarını koruyordu; Yunan ve Romalı edebiyatçılarınkini... Bu hikâye, 17.yy’a aittir, not edilsin...
Akıllara sezâ bir saklı oda bilançosu şimdi sırada beklemektedir. İngiliz sörlerinden Thomas Phillipps’in kitaplığını saklı tutacak, kuytusuna alıp kapalı dolaplarda bekletecek yer bulması bir sorun olmuştur. Sir, 100 bin kitaba sahiptir! 60 binden fazla el yazması eser bu rakamın dışındadır, yanlış anlaşılmasın... 1864 yılında, bu şatoyu sevmedim, ötekine gidelim diyen hanımını kıramayınca, kitaplığı taşımak için 160 kişilik bir hamal bölüğü, 100 atın çektiği araba filosu bulmuştur. Yılları hep unutacak mıyız, 1864 yılıdır!
Harvard Üniversitesi’nde, 1909’da yapılan bir araştırmanın sonucuna bakılırsa, bu türden saklı oda kurmak isteyenlerin en azından sahip olmaları gereken kitap sayısı, suyunun suyuna tirit misali, sadece 25 adet olmalıdır. Bu yirmibeş adet kitap arasında İncil, bir sözlük, bir atlas haritası, Shakespeare’in yapıtları, hatta Goethe’nin Faust’u ve Adam Smith’in Ulusların Zenginliği vardır. Yazarınız bu 25 kitabın arasında Karl Marx’ın Das Kapital’i var mıdır, diye, tırım tırım tırmanmış, şeytan aldı götürdü satamadan getirdi nakaratıyla aranmışsa da bulamamıştır.
Şimdi, Büyük İskender’i tekrar anmamız gerekecektir. Onun heveslisi olan Napolyon savaş dışında iyi şeyler de yapardı. Kitap düşkünü olduğuna bakılırsa, Napolyon’un da bir saklı odası olmalıdır. Ne ki saklıhanesine pek adım atamamış, bunun yerine cepheden cepheye, o savaştan bu meydan muharebesine diyerek kitaplarını arkasında gezdirmiştir. Kırk cilt dini kitap, kırk cilt destan, altmış cilt şiir kitabı, yüz adet roman, altmış cilt hikâye kitabı, yüz cilt tarih eseri Napolyon’un sandıkları arasında saklıdır... Bu olanlara tarih vermeye gerek kalmaz, söz konusu Napolyon oldukça...
Saklı odasını arkasında gezdirenlerden birisi de ünlü Afrika kâşifi, gezgin Henry Stanley’dir. Kongo ormanlarında yamyamlar arasında tamtam çalınırken o kitaplarıyla çadırında saklı kuytulara kaçmıştır. 1870’de balta girmemiş ormanlara 80 kilogramı bulan kitapları girmiştir ki aralarında Shakespeare de vardır. Stanley bir kabile reisinin isteği üzerine Shakespeare’lerden bir tanesini yakmış, buna sonradan çok üzülmüştür.
Afrika safarilerine meraklıların saklı çadırlarından birini sırtlanan Theodore Roosevelt, 1909 yılıdır, kitaplarını domuz derisinden ciltletir, sayfaları mumlatır, saklı hazinesini koruma altına alır. Gelmiş geçmiş tüm Amerikan başkanları gibi kendi kütüphanesini kurup sonradan halka açan Roosevelt, bu domuz derisi kitapları orada sergilemiştir. Hangileridir diye merak edenler, kütüphaneye gidince, Roosevelt’in Afrika’da Mark Twain ve Charles Darwin okuduğuna tanık olurlar. Daha başka yazarlar da vardır, domuz derisine sarılmışlardır...
Zaten, oldum olası, kitaplık oluşturmakla -saklıhane kuytusu yaratmakla- o kitapları göstermek, ortalığa çıkartmak arasında hep bir karşıtlık, çelişkili bir ilinti vardır.
Bir yandan kuytusunun derinliklerine çekilmeyi isteyen kitapsever kaçık-kaçak, öte yandan bir punduna getirip kitaplarını başkalarının merakında merceğe yatırmaya hazır bir teşhirci görülür. Bu çelişkili davranışı yorumlaması çok basittir: Kaçmak eylemi kitap dünyasında caddeden çıkar, labirente sapar, sık sık çıkmaz sokağa dalar, saklıhanesinde okuyan böylece yorulur, bundan bıkar, gidip teslim olmaya karar verir.
Bıktığında onu ödüllendirecek, tekrar yüreklendirecek tek şey, dışardakilerden –haricilerden- birinin içeri kabul edilmesiyle başlayan poh pohlamadır. Masonluğa kabul töreni gibi dışarıdan içeriye adım adım, aşama aşama kabul görerek alınan biri bu alkışa avuç patlatacak kişi olmalıdır.
Saklı odaların kuytu köşelerindeki kapalı dolaplar bu poh pohu almak üzere başkalarına açılır ki onlar kaçakların hemencecik o dakka sırdaşı oluverir.
Bir kaçağın sırdaşı olmaksa, sırra bulaşana rahat yüzü vermez, sır onu da içine çeker, birgün bir bakarsınız, sırdaş kendi kapalı dolabına kuytu bir köşe bulmak için saklı odasının mimarı olmaya karar verir.
Bu, Kipling’in dediği gibi, “Başka bir hikâyenin konusudur!”
Zaten, zahmet edip dikkat buyurduysanız göreceksiniz ki, “Bu da başka bir hikâyenin konusudur,” diye diye lafı uzatmanın sebebi, aslında, kendi saklıhanesinde lakırdı sağnağı geçirmek susuzluğundan başkası değildir.
O sağanak altında, kaçaklar ne kadar kaçsalar da arkalarında şıp şıp iz bırakmadan edemezler. Meraklanılmasın, kitap kaçaklarının izini ise kitap severlerden başkası bulamaz.
Buysa başka bir hikâyenin konusudur...

Bu makale 2411 defa okunmuştur.

SAYFA BAŞINA DÖN                                MAKALELER SAYFASINA DÖN