Yapı Teklif Verileri

 

 
 

Kolay Erişim

 
 
destek@bedavahizmet.com adresini MSN Messenger listenize eklemek için tıklayınız
 

Duyurular

 

YapıTeklif.com dan büyük KAMPANYA!!!...
İş ve talep sahiplerinin iletişim bilgilerine anında erişim fırsatı
ALTIN ÜYELİK...
Yıllık 50 TL
Üstelik Garanti Bankası kredi kartlarına 5 Taksit fırsatıyla
Detaylı bilgi için tıklayın...



İnsan Kaynakları servisimiz hizmetinizde... İnşaat sektörüne yönelik iş ilanları ve özgeçmiş (CV) bankası için tıklayınız.

Firma - Ürün - Hizmet tanıtım sayfalarımız hizmetinizde... Bilgi için tıklayınız.

Değerli yazarlardan inşaat sektörüyle ilgili makaleleri yayınladığımız makaleler bölümümüz yayına girmiştir.

 
 

TEKLİF VERMEK İÇİN

 

 BİZİMLE ÇALIŞMAK İŞ/MALZEME TALEPLERİNE TEKLİF VERMEK İSTEYEN

Kaba ve ince inşaat işlerinde görev almak üzere taşeron firma ve ustalar, yapı malzemecileri, müteahhit, serbest çalışan iç mimar, mühendis, mimar, proje veya çizimle uğraşanlar; sistemimize BEDAVA üye olmak için tıklayınız.

 
 

LINK Değişim Programı

 
ArteYapi.com
İnşaat projeleri ve müteahhitlik hizmetleri

YapiBox.com
YKS, Kapı otomasyon, alüminyum korkuluk, paslanmaz çelik korkuluk ve küpeşte, pvc doğrama sistemleri

TatilUcakOtel.com
Tatil, otel, tatil bölgeleri, gezilecek yerler

Orkestranın Ses Mühendisi

Orkestranın Ses Mühendisi

Benim mimar meydanında havlu atıp pes dememe, ramak kaldı...
Arkitera’nın kibar, ağırbaşlı, saygılı editörü Emine Merdim hanımefendi cesaretlendiren sözler etmese, bezginliğimi ele verecek gibiyim.

Bilirsiniz, ruhlardaki bezginlik yazıya, edebiyata hemen sızar.

Okurları ekseriyetle mimarlardan oluşan bir sayfada hendeseden anlamaz bir romancının yazı yazması, tereciye tere satmaya benziyor.

Hele, yazı köşesinde Gürhan Tümer hoca gibi eline su dökülmez usta kalemler olunca, bu iş biraz zor!
Yazarın, okurlarını Arkitera sayfalarında gezdirip binaların balkon, merdiven, asansör gibi akılda kolayca kalan yerlerinde lakırdı sefâsı yapan yazılar sunması, kaç para eder?!.

Eski yazılarında balkonun sarkılmaması gereken bir yer olduğundan bahsetmiş, merdivene bir fingirdek Ayten abla koymuş olabilir, hatta mimarların gözüne girmek için ustalarına öfke velvelesiyle söylenip kızmış bulunabilir; ne ki tüm bunlar nafiledir.

Arada bir kent sorunlarına yaklaşıp paçaya zifos çamuru sıçratmış, Altıyol’daki boğaya “oleee” çekmiş, buna benzer daha bir sürü taklalar da atmış olabilir.

Yazarın bu içler acısı durumu, Hacivat’ın, Kanlı Nigâr’ın evinin cumbasından sarkarak küşteri meydanına çırçıplak pattadanak düşmesinden daha beterdir. Yazar, kapıldığı palyaçoluk sevdasından kendisini bir türlü kurtaramayacak görünmektedir...

Gören, “Ayol, bu ne maskaralık,” diyecektir, “Sirkten kaçmış Bremen mızıkacısı mısın, birâder?..”
Bu yaptıkları, mimar beylerin ve cici hanımefendilerin yazısını okumalarına yetecek malzeme değildir.
Nedir, onların işi hababam debabam, habire durmadan, ev tasarlayıp bina çiziktirmek olunca, başlarını kaldırıp yazara selam vermeyeceklerdir.

Kendisini mimarlara beğendiremeyen yazar, bu kez, Arkitera’nın yine sayıca kalabalık bulunan, hem de bir kısmı zaten mimar olan, öteki zorlu okuma müşterilerine tezgâh açacaktır: Mühendislere...

“Mühendis denildiğinde”, Kemal Tahir’in çok sevip romanlarında da sıkça kullandığı Anadolu ağzı bir deyiş buraya 8’lik beton çivisiyle çakılır, “on dakika durup düşünmelidir!”

Bu on dakikalık saygı duruşu sırasında, düşünme torbasına tıp tıp düşen mühendislik türlerini sıralamak, yazarın unutkanlıkla savaşmasına yardımcı olur; bir daha bunaklık göstermesin diye yazıya dökmek, iyidir! İnşaat mühendisiyle başlayalım, ardına hemen şunlar takılır: Makina, maden, endüstri, gıda, atom, petrol, uçak, kimya, gemi, elektrik, elektronik, su, deprem, şehir, çevre, bilgisayar, ziraat, şükür ki hayvan mühendisi yoktur, yerine veteriner vardır. Mesela patlıcan mühendisi de yoktur, yoksa var mıdır?!.

Bilindiği gibi patlıcanın her şeyi olur aaa!
Daha kaldı mı, diye soluk alan yazar, biraz muzipliği sevdiğinden, kendini tutamaz, bu listeye bir de kaldırım mühendisini ekler ki bunda çok haksız sayılmaz.

Nitekim, hemen herkesin, eğer saray kapısında salıncak kurmamışsa, bir kaldırım mühendisliği zamanı olmuştur. Demek ki kaldırım mühendisliği adında ortak bir diplomaya insanlar hayatlarının bir döneminde kolej şapkası fırlatırlar.
Yazarın anımsadığı bir de ses mühendisi vardır ki bu ünvanı Pink Floyd’un müziklerini stüdyoda kayda alan Alan Parsons adlı İngiliz ses cambazından ilk kez duymuştur.

“The Dark Side of the Moon” albümünde Floyd âbilere ters takla attıran, bizleri cama tırmandırıp kendine hayran bıraktıran Alan Parsons, işte yazarın “Hey Gençlik” dergisi zamanlarında ilk kez nâmını duyduğu ses mühendisidir.
Yazar, o sıralarda lisenin birinci sınıfını idrak ve tahsil etmektedir.

Çocukluğunda İtalyan mandolinini 3 metod tamamlayıp Napolitan şarkılardan Santa Lucia’yı fevkâlde tıngırdatan yazar, biraz büyüyünce modaya kapılmış, ardından gitara heves duymuştur.

O zamandan beri, gitarı yazarın çalışma odasında, sağında solunda, gerisinde berisinde, askısında durur da onun gözü hep yine mandolinindedir.

İşte yazarın gitarla al takke ver külâh oynadığı zamanlarda, liseli delikanlıları toparlayıp bir okul orkestrası kurmak önerisi lise müdürüne çıtlatılmış, müdür beyse, müdürlüğü gereği kaşlarını çatarak önce olmazlanıp kötü polis rolünü, pek iyi oynamıştır. Onun iyi polis arkadaşı müdür muavini, Nevzat bey olmaktadır. Bu, bütün okul ve hatta velilerce malûmdur.
Nevzat beyin org çalmak merakı da bulunduğundan, okuldaki orkestra kuruluşuna önayak olması kaçınılmazdır. Nevzat bey bir yerlerden kaynak, yardım, destek bularak bir basgitar, bir elektro gitar, bir bateri davulu, evindeki kendi orgu ile orkestrayı şıpın işi kuruvermiştir.

Bu orkestraya elektro gitarcısı olarak o vakitler yazarınız atanmış mıdır, atanmıştır.
Orkestranın bir de hanım şarkıcısı olacaktır. Sesinden hepimizin etkilenip, gece rüyalarımıza onu davet ettiğimiz, güzeller güzeli, lise ikili bir kız arkadaşımız eline mikrofonu almış bulunmaktadır. Adı Jale’dir, hâlâ yazarın defterinde adı yazılıdır.
Okulun spor salonu yanındaki boş bir oda provalara ayrılmış, buraya kimsenin girip çıkmaması için hem anahtar, hem de içerdeki müzik aletleri okul temizlik görevlisi Arif efendiye teslim edilmiştir.

Bu anlatılan masalın unutulan bir yanı vardır. Elektronik ses düzeni henüz prova odasına getirilmemiştir. Kablosu bir yerine takılmayınca ses çıkartmayan iki gitar, üflediğinde Jale’nin sesini vermeyen bir mikrofon, elektriği olmazsa ötmeyen org, bateristimizin nazlanarak “Ben de bir mikrofon isterim, bana ne, Pink Floyd’un davulcusunda üç tane birden var, ama,” diye ipe un sermesi üzerine bir tane de ona verilen ayaklı mikrofon, süt dökmüş kedi gibi durmaktadır.

Açıktır ki orkestraya bir ses amfilikatörü, kablolar, bir iki hoparlör gibi takır tukur şeyler gerekmiştir.

Müdür muavini Nevzat bey, bu işe de bir çözüm bulmuş, Korkma Sönmezleri söylerken okul bahçesine kurulan cami amfisi gibi bir aygıtı, şimdilik, orkestranın emrine vermiştir. Cihaza bir org, iki gitar, üç mikrofon aynı anda bağlanacaktır.
Bu durumda yağsız kalmış vida cızırtısı ve hasta iniltisinden başkasını hoparlörlere taşımayacağı kesin olan amfi, yine de, orkestranın fedakâr üyelerince kabul görmüştür.

Bu, “şimdilik çözümüne”, müdür bey müdürlük gereği yine çekinceyle bakmış, kaşlarını bir kez daha çatıp söylenmiştir. “İyi ama, Nevzat bey!”, demiştir “Okulumuz ahşap bir binadır, Allah muhafaza, bu haytalar, müzik yapacağız diye işi uzatırlar, kablolar ısınır, yangın mangın çıkar... Ne demişler zenginliğe güvenme, bir kıvılcımdır kül eder! Kat’iyen buna müsaade edemem...”

Nevzat bey bir süre çenesini kaşıyıp sonra parmak şıklatarak hemencecik bulduğu çözümü ortaya atmıştır. “Bizim elektrik bakım işlerimizi yapan Hidayet ustaya rica etsek”, demiştir, “Bizi kırmayacaktır, gelir, çocukların başında durur, tesisatı o kurar... Buna ne buyurursunuz, efem?!.”

Müdür bey, “Olur! Münasiptir!” demiş, bu sıkıntılı yükten kurtulmak sevinciyle devam etmiştir, “Üstelik Hidayet efendi arada saz, bağlama falan da çalar. Darbukaya bile parmak atmakta hüner sahibidir!”

Saz, bağlama, darbuka lakırdılarını duyan orkestranın müzisyen çocukları bundan çok rahatsız olmuşlardır. Onların Pink Floydlaşmalarına, bu tür folklorik aletlerle ilgili Hidayet efendinin kablo uzatıp amfi çalıştırması pek güclerine gitmiştir. Ne ki pişmiş aşa su katmamak için bunu belli etmemişlerdir.

Hidayet efendi diye adı geçen elektrikçi ustası, lisenin bulunduğu mahallenin bir sokağında küçük bir dükkân işletmecisidir. Basit ev aletleri onarımı yapar, evlere gidip fiş, priz, duy takar, flörasans ampulü yakar, kablo çeker... Biraz yılışık hâlleri vardır, ama nedense müdür beye kendini sevdirmiş, lisenin tamir işlerine çağrılmayı hak etmiştir. Mutlaka fesatlık arayacak olan yazar, o günleri şimdi anımsayınca, müdür beyin saza bağlamaya düşkün olmasıyla Hidayet ustanın dükkânında işsiz oturduğu zamanlarda duvara asılı sazını tımbır mımbır çalması arasında bir ilinti kurmaktadır.

Hidayet ustanın aslında yapacağı pek fazla bir şey yoktur. Amfi 220 voltluk enerjiye acıktığı için fişini prize takacak, ütü gibi ısınmasını bekleyecek, sonra 3 girişinden müzik aletlerini ona bağlayacak, hoparlör çıkışlarını uzattı mı işi bitecektir. Sonra, mahalle kahvesine gitse de olur!

Ne ki Hidayet usta, oradan gitmek istemez, orkestra çalışırken yeni vazifesinden ayrılmaz. Bu ne yüksek bir görev anlayışıdır diye övülmeyi mi beklemektedir, yoksa bir başka ünvan peşinde midir, bunu anlaması güçtür.

İkinci prova gününde, herkesten evvel oraya gelen Hidayet usta, tertibatı alıp amfi başında ses açma kapama düğmeleriyle oynamaya başladığı sıra, müdür bey bir meslektaşını oraya getirmiş bulunmaktadır. Müdür muavini Nevzat beyin fısıldadığına bakılırsa, milli eğitimde müfettiş gibi bir görevi olan, üst düzey biridir orkestrayı merak edip oraya gelmiş bulunan zât..

Müdür bey prova odasını tanışına gösterirken, Nevzat beyin adını anmış, müzisyenleri şöyle parmak ucuyla, “Sizi gidi haylazlar, başıma ne işler açtınız, müsaade ettiğime bakmayın, uslu durun, kafamın tasını attırırsanız orkestrayı mülgâ ederim ha!”, diyen bir tavırla konuğuna üstünkörü tanıtmıştır. Ses düzeni başında dikilmekte olan Hidayet ustaya sıra gelmesi kaçınılmaz olmuş, bu durumda kalan müdür bey, “Şuradaki de Hidayet efendi,” demiş, sonra bocalayarak “Şey... yani... Bizim... Neydi Nevzat bey?” diye lakırdı yardımı istemiştir.

Hidayet efendi, o sırada konuğa yönelerek, “Orkestranın ses mühendisi, efendim” demiştir, “Orkestranın ses mühendisiyim!”

Bir mühendisle karşılaştığına memnun kalan konukla uzun uzun el sıkışmışlar, böylece tanışmışlardır.
Orkestranın ömrü ne yazık ki çok uzun olamamış, yazarın o vakitlere ait Pink Floydvâri bir ilerleme gösterip gelecekte Roger Waters olmak hayalleri çatırdanak kırılmıştır. Bu duruma, hayalkırıklığı denildiğini o zaman öğrenen yazar, sonraki yıllarında da sık sık benzer kırgınlık, kırıklık ve kızgınlık huylarıyla didişip duracaktır.

Yıllar boyu hayalkırıklıklarını kırıldıkları yerden yapıştırıp onarmaya çalışan, bu uğurda ömrünü harcamaya razı olan yazar, birgün Kadıköy eski balık halini iskeleden çıkıp çevresini dolaşarak geçerken, bilin bakalım kimle karşılaşmıştır.

Bir soğuk kış günüdür. Şimdilerde konservatuvar olarak kullanılan balık halinin denize bakan cephesi kuytusunda bir âmâ kadın tek başına orgla müzik yapmaktadır. İki ayaklı hoparlörden yayılan bu “çıstak da çıstak” tarzı müziğin mendiline üç beş kuruş yardım bırakıldığına seviniyor olduğundan, şarkısını sık sık yarıda kesip, kör karanlığından gelip geçen yayalara teşekkür etmektedir. Sokak çalgıcısı kadının yanı başında bir amfilikatör durmakta, o amfinin başındaysa, yıllar öncesinin Hidayet ustası, orkestranın ses mühendisi oturmaktadır.

Yağmurda kalmış ıslak koyun gibi ikisi birbirlerine sokulmuşlar, biri ötekisinden aman dilemektedir. Ne ki, orkestranın ses mühendisi nerdeyse hiç değişmemiş, sanki yaşlanmamış, yorgun düşmemiştir. Sadece başında, daha evvel hiç görmediğimiz, kulaklarına kadar inen bir yün bere vardır. Zemherinin ortalığı kavurduğu zamanlarda, Kadıköy rıhtımında karayel rüzgârına dayanması bu türden bere olmadan pek zordur.

Yazar bir süre belli etmeksizin kalabalık arasında durarak, bir vakitler Pink Floyd merakına kurulmuş, ne yazık ki “Dağlar dağlar, kurban ola’m bir yol ver” şarkısından başkasına terfi edememiş hayalkırıklığı orkestrasının ses mühendisini orada, uzun uzun, bir siyah beyaz fotoğrafa bakar gibi kaçamak seyretmiştir.

O günden sonra, yazar, asla bir orkestranın ses mühendisi olmak istememiş, bundan hep kaçınmıştır.
Orkestraya ses mühendisi olmak basitliğinin korkusu o zamandan beri bir illet olarak ruhuna kazınmıştır.

Yazan: Mahmut Şenol

Bu makale 3039 defa okunmuştur.

SAYFA BAŞINA DÖN                                MAKALELER SAYFASINA DÖN