Yapı Teklif Verileri

 

 
 

Kolay Erişim

 
 
destek@bedavahizmet.com adresini MSN Messenger listenize eklemek için tıklayınız
 

Duyurular

 

YapıTeklif.com dan büyük KAMPANYA!!!...
İş ve talep sahiplerinin iletişim bilgilerine anında erişim fırsatı
ALTIN ÜYELİK...
Yıllık 50 TL
Üstelik Garanti Bankası kredi kartlarına 5 Taksit fırsatıyla
Detaylı bilgi için tıklayın...



İnsan Kaynakları servisimiz hizmetinizde... İnşaat sektörüne yönelik iş ilanları ve özgeçmiş (CV) bankası için tıklayınız.

Firma - Ürün - Hizmet tanıtım sayfalarımız hizmetinizde... Bilgi için tıklayınız.

Değerli yazarlardan inşaat sektörüyle ilgili makaleleri yayınladığımız makaleler bölümümüz yayına girmiştir.

 
 

TEKLİF VERMEK İÇİN

 

 BİZİMLE ÇALIŞMAK İŞ/MALZEME TALEPLERİNE TEKLİF VERMEK İSTEYEN

Kaba ve ince inşaat işlerinde görev almak üzere taşeron firma ve ustalar, yapı malzemecileri, müteahhit, serbest çalışan iç mimar, mühendis, mimar, proje veya çizimle uğraşanlar; sistemimize BEDAVA üye olmak için tıklayınız.

 
 

LINK Değişim Programı

 
ArteYapi.com
İnşaat projeleri ve müteahhitlik hizmetleri

YapiBox.com
YKS, Kapı otomasyon, alüminyum korkuluk, paslanmaz çelik korkuluk ve küpeşte, pvc doğrama sistemleri

TatilUcakOtel.com
Tatil, otel, tatil bölgeleri, gezilecek yerler

Planlamada, Yüksek Yapı Politikasını Oluştururken "Esneklik" Önemlidir

Planlamada, Yüksek Yapı Politikasını Oluştururken "Esneklik" Önemlidir

Yüksek yapılar, bugün, kimilerine göre insanoğlunun başarılarının en somut göstergesi, kimilerine göreyse sermayenin gövde gösterisi aracından başka bir şey değil. Ancak ne şekilde düşünürsek düşünelim, yüksek yapılar bugün kentlerin ve hayatımızın bir parçası. Sorun, yüksek yapıların kent ölçeğinde plansız oluşumu ve kontrolsüz gelişimi. Gerekense, yüksek yapı oluşum ve gelişim politikalarının oluşturulması.
MSGSÜ öğretim üyelerinden Prof.Dr. Güzin Konuk, “kentsel peyza” ve “yüksek yapılar”la ilgili uzun yıllardır çalışmakta olan, çok önemli birikime sahip bir isim.
Yüksek yapıların “kentsel peyzaj”daki yeri ve önemini, “kolektif bellek”e olan etkisini, yüksek yapılarla ilgili ülkemizde ve dünyadaki yasal mevzuatı, bu doğrultudaki girişimleri, kısacası konuyla ilgili merak ettiklerimizi kendisine sorduk.

Özlem Bahadır Kebabcı: Kenti “Kent” yapanın çeşitlilik olduğunu, kentin bu farklılıklarla zenginleştiğini biliyoruz. Kentsel ölçekte, bu farklılılardan biri de “yüksek yapılar”. Bu doğrultuda, yüksek yapıların kentsel peyzajda yeri nedir?



Güzin Konuk:

Kentsel peyzaj, “townscape” olarak İngiltere’de başlayan, Fransa’da “kentsel peyzaj” olarak çıkan ve hızla gelişen bir terminoloji. Kentsel peyzajda aynı doğal peyzajda olduğu gibi, kentlerin varoluşunun da bir bütünsel dili, bir anlatısı ve düzen ilişkisi var. İşte bu bütünselliği oluşturan ögelerden biri de kentte referans oluşturur nitelikleriyle yüksek yapılar. Yüksek yapıların kentsel peyzaja olası katkıları açısından büyük potansiyel taşıdıklarını söylemek mümkün.

ÖBK: Gökdelenlerin giderek artan yüksekliği, fiziksel ihtiyaçtan çok, insanların en yükseğe ulaşma tutkusuna, gücün simgesi olarak algılanmasına bağlanıyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
GK: Yüksek yapılar sadece bugün değil, daha çok sembolik değeriyle geçmişte de önemliydi. Kentsel gelişmede “nirengi” diyebileceğimiz, herşeyi yönlendiren noktalar, hep bir sembol niteliği taşımıştır. Bu yapılar, 3. boyutta çevresine fark yaratan, çevresi için bir referans teşkil edebilen yapılardır. 2. bir nokta da şu ki; kentsel gelişmede güç, daima belirleyici olmuştur. Dolayısıyla, kentlerin biçimlenmesi ve şekillenmesinde de bu gücün kente yansıması çok önemli, ifadeci bir yaklaşımdır.
İlk kentlerin oluşumunda savunmacı yapı öne çıkınca, tepeler, tepeler üzerinde yerleşme, tepeden çevreye hakim olma, tepeden çevreyi kontrol etme ve böylece tepe-kenti olma niteliği öne çıkmıştır. St. Gimiliano örneğinde (Foto 1, 2) olduğu gibi, tepede yerleşim, aynı zamanda bütün asıl verimli toprakları etrafında bırakma saygısıdır.



Daha sonra, “din” toplumların önemli yönlendiricisi olduğu için ancak dini yapılar, yukarıdan bakan ve o gücü en çok sembolize eden yapılar olmuştur. Özellikle ortaçağ kentlerinde –aynı zamanda bizim kentlerimizde de- durum böyledir, dini yapılar siluette hep belirgin olmuştur.

Sienna örneğinde de göreceğimiz gibi (Foto 3) “din”le yarışan 2. bir sembol çıkmıştır: “belediye” yani “yerel yönetim”. Demek ki, gücün halka geçmesiyle beraber yüksek yapılar, artık halkın gücünü sembolize eden mekanlar olmuştur. Tabii bunlar, en genel yaklaşımlar; onun dışında heykeller, anıtlar, TV kuleleri, bunlar hep bu referans özelliğini sembolize etmiştir. Birincisi bu referans özelliği, ikincisi ise çevresinden farklı bir şey ortaya koymak olduğuna göre, burada bu güçlerin kendini farklılaştırma değerleri söz konusu olmuştur.

ÖBK: Bugün yüksek yapılar “sermaye”nin gücünü simgeliyor demek sanırım mümkün. Bu sembolik değerine atıfta bulunarak yüksek yapıların en yüksek noktasına herkese açık işlevler yüklenmesi, en tepede kentlinin olması savunuluyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

GK:
Düzenli kentlerde, en yüksek yapının üstü, kenti en iyi izleyebileceğiniz noktalar olarak her zaman kentliye, turiste açık bırakılmıştır. Tabii burada güvenlik vb. konuları düşünmek, ona uygun bir planlama yapmak şart. Girişimciyi bu konuda teşvik etmek, bunu yapmasını sağlamanın yollarının neler olabileceğine de bakmak lazım.
ÖBK: Aslında yüksek yapı, üstlendiği kamusal işlevlerle kentsel alanı da son derece ilginç bir şekilde çoğaltabilir. Ancak yüksek yapıların “kent” ve “kentli”yle ilişki biçimleri adına barındırdığı potansiyellerin, çoğu projede göz ardı edildiğini görüyoruz. Bu açıdan bakıldığında Dünya’daki ve İstanbul’daki yüksek yapıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

GK:
Yapılanmanın dili, kentle ve kentliyle olan ilişkisi çok önemli. Örneğin, New York’da sokakta yaşarken, dışarıdan görülenin aksine hiçbir zaman bir yüksek yapının ölçeğinin altında ezilmezsiniz, neden? Çünkü insan ölçeğiyle ilişkili bir sokak kesiti koordine edilmiş, ondan sonra o yükselmelere fırsat verilmiştir. Yüksek yapıların kent ve kentliyle kurduğu ilişki açısından en tipik örnek, -tabii yıkılmadan önce- Dünya Ticaret Merkezi yapılarıdır. Yapıldıkları dönemde en önemli özelliği, altındaki az katlı yapılar ve o yapıların oluşturduğu bir kent meydanıydı (Foto 4).




Benim ısrarla üzerinde durduğum, yüksek yapı, bir emsal konusu olmamalıdır. Yüksek yapının çevresiyle olan değerlerinin oluşturulması gerekir. Örneğin yüksek yapının, çevresinin güneşini engelliyor olması, İngiltere, Almanya, Japonya ve daha pek çok ülkede, ciddi tazminatlar talep edilen, önemli bir dava konusudur. O zaman, bir yüksek yapıya izin verirken güneşlenme açılarına göre biçimlenmesi sağlanmalı, mikroklima etkisi göz önünde bulundurulmalıdır. 2. olarak kentli adına hangi değerlerin önemli olduğu belirlenmelidir. Örneğin Manhattan’da “görsel (visual) koridor”lar kentsel tasarım bağlamında önemlidir diyoruz. İnsanın nefes alabileceği bu koridorlar aynı zamanda kentin havalanmasını da sağlıyor. Dolayısıyla Manhattan için “görsel koridorlar” konusunda hassas davranılıyor; bunların sürekliliği kent için büyük önem kazanıyor ve yüksek yapılarla ilişkilendiriliyor.
İstanbul için, doğal sit önemlidir, bu değerlerin çok iyi etüd edilmesi, korunması ve geliştirilmesine yönelik politikalar üretilmesi, yüksek yapı politikası oluşturulurken bu konunun mutlaka göz önünde bulundurulması gereklidir. Yüksek yapıların etki alanlarının belirlenmesi, bu konuda duyarlı davranılması, kentliyle kuracağı ilişkiler açısından, yayayla kuracağı ölçek ilişkisi çok önemlidir. İnsanın ölçüsü bellidir, insan ölçeği ve o ölçekle birlikte kurduğu ortam ilişkisi artık tüm disiplinlerde tanımlanmıştır. Kentsel peyzaj açısından az katlı yapılaşmalardan çok katlı yapılara geçiş çok önemlidir. Ağaç, az katlı yapılar, geçiş elemanları bu ölçeğin kurgusudur. Bu geçişin dikkate alınmaması, ilişkilerin doğru kurgulanmaması halinde hızla gelişen kentlerden Sao Paolo’dakine benzer örneklerin (Foto 5) oluşması kaçınılmazdır.

Sao Paolo’da geleneksel bir doku, parselasyon düzeni var ve çıkarılmış bir imar kararıyla 2 katlı yapıların yanına 32 katlı yapılar yapılmış. O kadar çarpık, o kadar birbiriyle hiçbir anlam ilişkisi olmayan bir görüntü ortaya çıkmış ki. Diğer taraftan da bu görünüm, 70’lerdeki o dinamiği yansıtmaktadır. İşte bu dinamiğin önünü kesmeden doğru ve sürdürülebilir bir gelişme sağlamak, oluşturulacak yüksek yapı politikalarıyla mümkündür.

ÖBK: Yüksek yapıların kent ve kentliyle ilişki kurması nasıl sağlanabilir? Dünya’daki örneklere bakacak olursak, bu konuda sorumluluk kimlere düşüyor?

GK:
Bu konuda Dünya’da pek çok örnek var. Örneğin Amerika’da yerel yönetim, karşısına gelen girişimciden bazı taleplerde bulunuyor, bir kamusal alan yaratmasını istiyor, karşılığında da ekstra kat vb. teşvik veriyor. Tabii onlar da bu noktaya hemen gelmemişler, tecrübelerinden ders almışlar. Örneğin New York’ta 5. Cadde, yerel yönetimlerce uluslararası bir alışveriş aksı olarak görülüyor ve burada kamusallığı artıracak politikalara ihtiyaç duyuluyor (Foto 6,7).

Önce General Electric’in 5. Cadde’deki binası için birkaç kotta kamusal alan yaratması isteniyor. General Electric yapıyor, arkasından da kendi paralı kamusal yapılarını koyuyor, fakat iklim kötü. Kışın orası çok kullanılamıyor. Bu tecrübenin ardından Sony de orada bir bina yapmak isteyince ondan klimatize edilmiş, kapalı, yarı saydam bir kamusal alan (public space) yapması isteniyor, bu mekanlar kış bahçeleri (winter garden) olarak gelişiyor. Bu alanlara giriş serbest, bir şey içmek zorunda da değilsiniz, sandalyeler vb. serbest, tamamen kapalı bir park alanı. Bunun karşılığında, Sony de kendi müzesini yapıyor. Hemen sonra IBM’e de aynı sistem uygulanıyor, ona da ekstra kat veriliyor. Bu ve benzeri çözümler sıklıkla uygulanıyor.

Bu doğrultuda bir "kamu-özel sektör işbirliği" de New York’da Battery Park City'de yapılmış (Foto 8, 9, Şekil 1) :



New York’da büyük bir kent parkı alanı var. Defalarca planlar yapılıyor ama çok masraflı bir iş olması sebebiyle proje, yıllardır bir türlü gerçekleştirilemiyor. Sonunda özel sektörle bir işbirliğine gidiliyor. İşbirliği çerçevesinde geliştirilen projeyle, alanın orta kısmı için bir yapılanma izni getiriliyor. Bu izne karşılık bütün buraları doldurma ve alanın %50’sini kamusal açık alan olarak düzenleme mecburiyeti getiriliyor. Bu şekilde kenti tetikleyici yapılar gelmiş ama bu yapılar gelirken kuzey güney parkı, bütün kıyılar, koşu alanları, kamusal parklar, bağlantılar kazanılmıştır. İşte bu süreç, bu şekilde yaşanırsa, kamunun da bilgisi dahilinde bu vb. işbirlikleri oluşturulursa belli kazanımlar elde etmek mümkündür.
İngilizler bu konuda bir adım daha ileri gidiyor ve herhangi bir yerde yeni yapılanma yapılırken oluşacak olan rant değerlerinin de önemli olduğunu söylüyorlar. Bunun için de bir düzenleme yapmışlar. Buna göre; bu alanlarda ödenecek verginin yanısıra, sırf buraya özgü bir vergi daha alınıyor. Bu vergi de ancak ve ancak bu alanın etrafındaki sosyal doku için kullanılabiliyor. Sosyal doku projesi getirildiğinde, bu fon kullanılabiliyor. Eğer proje gelmezse, bu fon başka hiçbir şeye harcanamıyor, merkezi hükümete de gidemiyor. Fonda para biriktiği ve proje gelmediği zaman da deniyor ki, bakın istediğiniz projeleri üretmeleri için yerel yönetim tamamen özgün ofisler kuracak, projeler üretilecek. Bu arz-talebin, katılımın pozitif geliştirilebilmesine imkan sağlayan bir sistem.
ÖBK: Sizce neden bizde girişimciyle yerel yönetimler arasında toplumun genelinin de lehine gelişebilecek bu tip işbirlikleri yapılamıyor ya da bu tip örneklere sık rastlanmıyor?
GK: Türkiye’de uzun süre ekonomik vb. nedenlerden dolayı üretim hareketi oluşamadı. Ama hareket başladığı zaman da, kuralsız, hızlı, dinamik bir gelişmeye doğru ilerledi. Önceden gelişme alanları, fırsat alanları, bunların sosyal yapıyla, kentsel peyzajla bütünleşmesi, kamu için yeni fırsatlar yaratılması, bunun zarar vereceği toplumlar için, merkezi hükümetten, yerel hükümetten ayrılması gereken paylar vb. konular planlanmadan hareket edildi. Bir de bizde özel sektörden girişimciyle olan diyalog farklı. Bizde girişimciyi kaçırma endişesi var. Batı ülkelerindeki örneklerin tersine, önceden bir strateji belirlemek ve ona göre hareket etmek yerine, girişimciyi kaçırmayalım diye plansız başlıyoruz, önceden planlanması, belirlenmesi gereken hususları sonraya bırakıyoruz, tabii bu da haliyle pek çok sorunun yaşanmasına sebep oluyor. Gerçi onlar da başlarda benzer hatalar yaptı, bu biraz da deneyimleyerek geliştirilecek bir konu ama bunu istemek ve bu doğrultuda yenilikçi deneyimler ortaya koymak şart.
Bir de bizde baştan önyargıyla yaklaşılıyor. Yerel yönetim x kentli, girişimci x halk gibi taraflar oluştuğu sürece, yan yan değil karşı karşıya durmaya başlıyorsunuz. Unutmamamız gereken şey kent, hepimizindir. Üniversiteye, yerel yönetimlere, sivil insiyatife çok görev düşüyor. Ama onların da bu kutuplaşmayı arttırıcı değil, çözücü politikalar üretmesi, yapıcı davranması lazım.
ÖBK: Yüksek yapıların kentle ilişkisinin iyi kurulamaması halinde, kişisel ve toplumsal ne gibi sorunlarla karşılaşıyoruz?
GK: Bunun aksi “klostrofobik” ya da “agorofobik” mekanlardır ve bugün için bu duygular artmıştır. İnsanla mekan ilişkisini iyi kurgulamazsanız, bu vb. rahatsızlıklar, ölçeğini kaçırmış bir toplum kaçınılmazdır. Bütünün birbiriyle eklemlenerek oluşması lazım. Dokuyu, ölçeği, insanı birbirinden kopardığınız zaman kentsel bellek kopmuş oluyor. Kentli niçin var? Onu kaybediyor, bireye verilen önem azalmış oluyor. Ayrıca, altyapısı iyi planlanmamış yüksek yapılar yoluyla da, kente büyük bir yük ve çözümü zor yeni sorunlar getiriliyor.
ÖBK: Kent, önemli bir “kollektif bellek” mekanı. Yüksek yapıların “Toplumsal Bellek” üzerindeki olumlu – olumsuz etkilerini hangi kriterler üzerinden değerlendiriyorsunuz?



Kollektif bellek, birimler üst üste eklenerek oluşuyor. Yani herkesin kafasında tek bir fotoğraf yok. Bu fotoğrafın oluşmasındaki süreçte, eklemlenmeler ve ayrılmalarda elbette ki yüksek yapıların da etkisi var. Kollektif bellek, kentsel peyzajın önemli bir parçası, çünkü kentle birlikte var olan, gelişen bir olgu. Bugün gökdelen kenti, müze-kent, Disneyland tipi kentler vb. modeller kentsel peyzaj adı altında sunulmakta ancak Amerikalı sosyolog Zuckin’in “Culture of Cities” kitabında da belirttiği gibi, kentsel peyzaj kesinlikle bir sunuş olamaz ve kent kültürü bu şekilde oluşamaz. “Kent kültürü”, mekanla birlikte oluşması gereken çok güçlü bir olgu. “Kent belleği” de kentle birlikte var olan, gelişen bir olgu. İkisinin buluşması şart. Eğer, ikisinin buluşmasının değerini dikkate almadan empoze etmeye başlarsak – ki bu noktada “kent”, kendiliğinden oluşan, sürdürülebilir bir yaşam ortamı mıdır, yoksa “kent” empoze edilen, başkalarının tanımladığı bir senaryonun parçası mıdır? sorusu gündeme geliyor- toplum zarar görüyor. Çok kritik bir döneme girdik. Bir taraftan varolan kentsel değerlerimizi sürekli olarak izlememiz gerekirken, diğer taraftan da kente sunulan bu senaryoların sınırlarını iyi görmemiz lazım. Kentsel dinamikler, kentlerin geleceğini kurgular, tabii ki göz ardı etmemeliyiz. Ama, var olan geleneksel kentle yeni kent arasındaki sınır ve çizgileri iyi oluşturmamız lazım. Yüksek yapıların kentte bir referans olma niteliği var tabii. Yüksek yapılaşma için nereleri açtığımız, nerelere doğru açtığımız çok önemli. Yapılacak yüksek yapılar aracılığıyla kente kentlinin belleğinde olumlu/olumsuz iz bırakacak yeni semboller kazandırıyoruz. Kentliyle olumlu ve yenilikçi ilişkiler kurabilmiş yüksek yapılar aracılığıyla “kolektif bellek”e yeni ve olumlu imajlar, algılar eklemlenmiş olur, ki bu da istenen toplumsal uyum ve biraradalığa katkı sağlar.

ÖBK: Kimi yüksek yapılar, yapılışındaki hukuk dışılık ve halk iradesini hiçe sayar uygulama yöntemi sebebiyle “ben yaptım oldu” tavrının bir simgesi haline dönüşmüş durumda. Bu tarz yüksek yapıların kentlideki olumsuz etkisi büyük. Adalet duygularını rencide eden ve geleceğe dair umutsuzluğa sevk eden bu vb. yüksek yapılara (aslında tüm yapılara) karşı sizce kentlinin cevabı ne olmalıdır?

GK:
Burada arabulucu lazım, bir ortak platformda buluşulması, görüşülmesi lazım. Kentlinin de yapıcı bir tutum içinde olması önemli tabii. Arabulucu olması gereken kim? Yerel yönetim. Yerel yönetim, burada kentli adına da bazı fırsatları yakalayabilirse, o zaman ilerisi için bir adım atılmış oluyor. Mesela Büyükdere aksında hala gökdelenler yapılıyor. Yerel yönetimler orada kentli adına, o kamusal mekanları bütünleştirmek için bir tavır koymaya, “birbiriyle aynı kotta olacak, buradan çıkan oraya gidebilecek, bunlar arasında birleşeceksin vb.” kurallar koymaya başlar ve bunu da savunursa, kentli de işte o zaman kendisi için bir şeyler yapıldığını düşünür ve gerekirse o da getirir oraya ağacını diker.
ÖBK: Şu anki yasal mevzuat, yüksek yapılaşmanın yönetilmesi için uygun ve yeterli midir? Dünyadaki durumu öğrenebilir miyiz?

GK:
Yüksek yapılarda en önemli belirleyiciler “teknoloji” ve “gücün kendini ifade etmesi” olmuştur. Bu belirleyiciler, geçmişte karşılıklı bir denge şeklinde oluşabilmiştir. Ama kentsel gelişme hızlandığı zaman bu farklılaşmalar, birdenbire birbirini zorlar hale gelmiştir.
Bunun için öncelikle bir politika belirlemek gerekiyor. Bunun için de çok ciddi bilimsel analizler, araştırmalar ve ona dayalı veriler oluşturmak lazım. Aslında belirli bir kurallar bütünü eskiden bugüne hep olmuştur. Bu kurallar, krallık yönetimi zamanında krallarca belirlenmiştir. Rönesans döneminde, kente konan heykeller ve yapıların yüksekliğinin ona göre koordine edilmesini düzenleyen kurallar vardır. Haussmann’ın Paris planı da gene belli kurallar çerçevesinde düzenlenmiştir. Ama bizim içinde yaşadığımız kentlere baktığımız zaman, bugünün kentinde bunu nasıl bir yere oturturuz, ona bakmak lazım. Bunun için İngiltere örneği bir seçenektir, ABD örneği bir seçenektir, bu doğrultuda başka pek çok seçenek mevcuttur.
Paris’te Eyfel Kulesi, yüksek yapı politikalarında son derece belirleyicidir. Montmartre Kulesi yapılırken Eyfel ile yarışacağı için ciddi bir şekilde karşı çıkılmıştır. Ancak oluşan bu baskı, kentle bir anlam ilişkisi içinde olacak şekilde farklı bir bölgeye yönlendirilmiştir, La Défense bu şekilde oluşturulmuştur.
ABD’de San Fransisko kenti yüksek yapı politikasının oluşumunda çıkış noktası, deprem riski olmuştur. Daha sonra, mevcut gökdelenlerin kentteki hareketi nasıl yönlendirdiğine dair bir analiz yapılmış. Pozitif yönlendirenler için yeni bir adım atmamaya, ancak bunlara bir düzenleme getirmeye karar verilmiş. Öbür taraftan da, kentin geleneksel dokusunu güçlü tutarak bunlara hiçbir şekilde yüksek yapıları yaklaştırmamak, planlamanın ana ilkelerini oluşturmuş.
İngiltere’de, 70’li yıllarda, bütün büyük kentler yüksek yapı politikalarını belirlemiştir. İngiltere için “doğa” en önemli belirleyicilerdendir, dolayısıyla topografyanın yönlendiriciliği ön sıradadır. Yüksek yapılaşma için uygun görülmeyen alanlar “hassas mekanlar” olarak nitelendiriliyor ve buralarda yüksek yapılara izin verilmiyor. Ya da çok önemli yüksek yapıların etki alanlarını tanımlıyor. Paris’te tarihi yapıların etki alanları net bir rakamla – 500 m olarak tanımlanırken, İngiltere, Londra için bu çalışmaları yaparken, yapıların yüksekliğiyle çevresine verdiği etki alanlarını koniler yardımıyla oluşturuyor. O konilere göre çevresindeki yapılnmanın nasıl olmasına fırsat bırakacağını planlıyor. Nerelerde yüksek yapı yapılabileceğini, nerelerde kesinlikle yapılamayacağını 4 kategoriye ayırarak belirliyor. 1985’e kadar Londra bunu kullanıyor. 1985’te Margaret Thatcher’in gelişiyle birlikte, pek çok kural iptal edilirken, yüksek yapı politikası da Londra için iptal ediliyor ve yüksek yapılaşma serbest bırakılıyor.
Daha sonra, kentteki yüksek yapı yapma dinamikleri yeniden bir kaosa doğru giderken yeni bir “Görünüm Koruma Çerçevesi” getiriliyor (şekil 2, 3). Bu çerçeveyle, Thames Nehri’nin kenarı gibi çok önemli zone’ların, Greenwich gibi önemli panaromik noktaların ve St. Paul Katedrali gibi önemli prestij yapılarının algılanırlığının ve görünürlüğünün korunması hedefleniyor. Doğrudan doğruya sokaktaki insanın kent içinde algılayacağı görsel noktaları, -St. Paul Katedrali’ni nereden görmek istiyorsak örneğin- panaromik noktalar olarak kotluyor, ona göre arkasındaki yapılara izin veriyor.

Bu, kendine özgü yeni bir yöntem. Bu yöntemi uygularken kentin yüksek yapılarının, sadece kent siluetine olan etkisi açısından değil, kentli tarafından kentli ölçeğinde nasıl algılanacağı dikkate alınıyor –ki biz hep siluet etkisi üzerinden bunun tartışmalarını yapıyorduk. Tabii her kentin kendine özgü bir potansiyeli var, yüksek yapı politikalarını ona göre belirlemek lazım. İngiltere’de en son geldikleri yaklaşım modelleri bu; 2007 Temmuz ayında Planlama Ofisi, bu yaklaşımı “Londra Görünüm Koruma Çerçevesi” adı altında bir kararlar dizisi olarak yayınlıyor. Tabii bu, bir sürecin parçası ve süreçteki “zone” fikri korunuyor. Daha dinamik, daha hareketli bir ortam hedefleniyor ama bu dinamizm ve hareketlilik içerisinde olmazsa olmaz değerlerin kaybedilmemesi ilkesi var.
ÖBK: Türkiye’de durum nasıl? Türkiye’de ve İstanbul’da yasal bağlayıcılığı olan bir yüksek yapı politikası var mı?
GK: Türkiye’de yasal bağlayıcılığı olan politikalar, Boğaziçi için var, Tarihi Yarımada için var. Planlamadaki ilk gelişmelerde yapı yüksekliğinin bir sınırlayıcı olması düşünülmemiş, gerek de hissedilmemiştir. Bizim geleneksel yapılaşmamızda da, önce köşede konağın oluştuğu, sonra herkesin ondan hafif geri çekilerek yapısını yaptığı, yüksekliklerin saçak boyutunu geçemeyeceği gibi yazılı olmasa bile – ki yazılı kuralları da vardır – kurallarla bugünlere gelinmiştir. Mahallenin oluşumunda, caminin algılanır ve sesinin duyulur olması zaten belirleyiciydi. Proust’un planında belirlenmiş 40 kotu Tarihi Yarımada için hala üstünde heyecanla durduğumuz çok net, çok güçlü bir kuraldır. Onun üstünde yalnızca görkemli yapılara, yani kamusal açıdan sembolik değer taşıyan yapılara izin verilebilir. Boğaziçi için de 1985 yılında çıkan yasada, öngörünüm, geri görünüm ve etkilenme alanları, “Boğaz silueti” kavramı çıkmıştır. Yeni gelişen alanlar içinse belirleyici olan emsal’dir. Mesela Anadolu yakasında emsal 1.7’ye çıkarılınca bütün eski parsellerde büyük bir hızla gökdelenlerin yükselmeye başladığını biliyoruz. Ama bütün bu planlamadaki gelişme dinamikleri ile kentlinin yaşam ortamı arasındaki estetik kurallar ya da kriterlerin tartışılacağı bir kural var mıdır yüksek yapılar için diye bakacak olursak; yoktur.

Bizde planlama daha çok genç. Planlamadan anladığımız şu sıralarda maalesef sadece imar hakkı verme niteliği. Batı’da planlamak demek, önce kamusallığı koordine etmek demek. Roma hukukundaki o hep söylediğimiz geri çekilerek haklarını kullanma saygısı bu. Bizdeyse durum maalesef tam tersi. 1996 yılındaki Habitat’la beraber kırmızı tuğlalı kaldırım hareketimiz başladı biliyorsunuz. Eleştirilecek yönlerine rağmen olumlu bir hareketti. Çünkü kaldırımın bir kamusal mekan olduğu, birbirine eklenerek ve tek defada oluşması gerektiği ilk kez bu kadar yaygın olarak dile getirildi. Büyüme-yayılma yerine yaşam kalitesinin arttığı bir kent öncelikli hedef oldu. Kentlinin de bu doğrultuda talepleri, belediyelere oy verirken beklentileri olmaya başladı.

ÖBK: Mayıs 2007’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle Boğaziçi Üniversitesi arasında imzalanan işbirliği protokolü ile “İstanbul Yüksek Yapılar Yönetmeliği” hazırlanmaya başlandığını biliyoruz. Bu derece kapsamlı bir konu, kent planlamacıları, mimarlar, sosyologlar, mühendisler vb. meslek gruplarının katılımıyla disiplinlerarası bir çalışma gerektirmektedir. İstanbul özelinde bunun sorumluluğu kimdedir? Sizce kimde olmalıdır? Bu çalışmalar yapılırken dikkat edilecek ana hususlar sizce nelerdir?

GK:
Belediyenin kentsel tasarım müdürlüğü var, bu müdürlük olabilir. Bu müdürlük, kentsel peyzajı da içeriyor. Katılımlı, çok disiplinli ve işbirlikçi bir yaklaşımla bu müdürlükten etkin bir şekilde faydalanılabilir. Bu bağlamda projeler üretebilir, çalışanları harekete geçirebilir. Onun eksende olmasında, ancak kendini yenilemesinde fayda vardır.

Bu tip yasal çerçeveler oluşturulurken, ortak toplantılar, sempozyumlar yoluyla önce ortam oluşturulur. Farklı disiplinlerin konuya bakışı, sokaktaki insanın bakışı, STK’ların görüş ve önerileri, yerel yönetimlerin yaklaşımları bu ortamda tartışılmalı, bu yolla geniş katılımlı ortak bir çalışma yapılmalıdır. Kent için alınacak kararlarda “paydaş” olgusu önemlidir. Bunu tanımlamak lazım. Paydaşların tamamının –ki kent için tüm kentlilerin söz hakkı vardır- katılımının sağlanması gerekir. Dolayısıyla bu süreçte yetki sahiplerinin dayatmacı bir tutum içinde olmaları son derece yanlış olur. Tabii örnek teşkil edebilecek olumlu yapıların yapılmasının konunun gelişimde etkisinin büyük olacağı açıktır.

Ayrıca planlamada, yüksek yapı politikasını oluştururken “esneklik” önemlidir. Esneklik vermezseniz, yaratıcılığı, gelişmeyi engellemiş olursunuz. Mesele, geçmişle gelecek arasında sürekliliği sağlamak, kopmadan hareket etmek ve buna yönelik bir politika oluşturmaktır.
ÖBK: Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. Umarım İstanbul kentine ve kentlisine yakışır bir yüksek yapı politikası çok yakında oluşturulur.

Kaynak: Arkitera

Bu makale 3737 defa okunmuştur.

SAYFA BAŞINA DÖN                                MAKALELER SAYFASINA DÖN